ABD Dış İşleri Bakanlığı - Yayınlar
jump over navigation bar
 
 
  
USINFO > Yayınlar

Seçici Kurul Gerçekten Yararlı Oldu mu?

The Long Campaign: U.S. Elections 2008

İÇİNDEKİLER
Bu Sayı Hakkında
İnternet Oyun Sahasını Nasıl Değiştiriyor
Yeni Oy Kullanma Teknolojisi: Sorun mu yoksa Çözüm mü?
İlk Kez Oy Kullanmak
Kongre Seçimleri
Değişen ABD Seçmeni
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kadın Seçmenler
Başkanlık Seçimini Haber Yapmak: Basın Otobüsünden Manzaralar
Siyasi Anketler: Neden Onlarsız Yaşayamıyoruz
Yeni Bir Başlangıç
2008 ABD Seçimleri Nasıl Finanse Edilecek
Seçici Kurul Gerçekten Yararlı Oldu mu?
Kaynakça
İnternet Kaynakları
Adobe Acrobat (PDF) dosyasını indir
 

Ohio Kolombus'taki Eyalet Meclisinde, Ohio seçici kurulu heyeti oy kullanıyor, Aralık 2004.
Ohio Kolombus'taki Eyalet Meclisinde, Ohio seçici kurulu heyeti oy kullanıyor, Aralık 2004.
© AP Images/Will Shilling

Bu bölümde, iki öğretim görevlisi, Seçici Kurul’un iyi ve kötü yönlerini ele alıyor; Seçici Kurul, çoğunluğun oyunun kullanılmasından sonra, her eyaletin ABD başkanını seçecek seçmeni atadığı kuruldur. Ross K. Baker, ABD Anayasası tarafından 1787’de kurulan Seçici Kurulu’n neden sürdürülmesi gerektiğini açıklıyor. Ross K. Baker, New Brunswick, New Jersey’de bulunan Rutgers Üniversitesinde Siyaset Bilimi Profesörüdür. Jamie Raskin ise, seçim sonuçlarının ulusun genel oyunu yansıtması bakımından Seçici Kurul’da bazı değişiklikler yapılması için argümanlar sunuyor. Jamie Raskin, Maryland Eyaleti Senatörüdür ve Washington, D.C’de bulunan American University’de anayasa hukuku profesörlüğü yapmaktadır. Kendisi Maryland’i National Popular Vote Interstate Compact’a (Eyaletler Arası Ulusal Çoğunluğun Oyu Sözleşmesi) katılan ilk eyalet yapan mevzuatı tanıtmıştır.

Olumlu Yönleri

Seçici Kurul: 21. Yüzyılda Hâlâ Yararlı
Ross K. Baker

7 Kasım 2000 akşamı, New York eyaletinden yeni seçilmiş Demokrat senatör Hillary Rodham Clinton, Manhattan’da kendisine destekleyen ve sevinçle gülümseyen kalabalığa seslenerek Washington’a gidip "eski ve demokratik olmayan" Seçici Kurulu yıkmak için çalışacağına ant içti; çünkü Seçici Kurul başkanlık seçiminde açık bir kesin kazanan belirlemekte başarısız olmuştu.

Hillary Rodham Clinton’a içine seçildiği kurumun, yani ABD Senatosunun da eski (Senato 1789’da kurulmuştur) ve demokratik olmayan (nüfusu göz önünde bulundurulmaksızın her eyalet iki senatör tarafından temsil edilmektedir) bir kurum olduğunu söylemek kimsenin aklına gelmedi. Bütün hükümlerinin modern ve demokratik olması standardını ABD Anayasasına da uyguladığımız takdirde, hükümetin bu son derece sağlam ve başarılı hükümet planından geriye pek bir şey kalmayacaktır.

ABD Anayasası, bazı eleştirmenlerin modası geçmiş olarak niteleyecekleri özelliklerle doludur; bunlara ulusal hükümetin iktidarı 50 eyaletle paylaştığı federal sistem de dâhildir. Amerika Birleşik Devletlerinin yalnızca ülkenin başkenti olan Washington DC'den yönetilmesi belki daha etkili olacaktır; ancak Anayasayı yazanlar etkililiği bir öncelik olarak görmemiştir. Onlar özgürlüğe daha çok önem vermişler ve siyasi gücü bölmenin daha emniyetli olacağını düşünmüşlerdir. Bu bölmenin bir özelliği şudur; ulusal ya da federal hükümet, iktidarı 50 eyaletle paylaşır.

Amerikan federalizminin önemli özelliklerinden biri, başkanın seçiminde eyalet olarak 50 eyaletin yer almasıdır. Bu sistem – Seçici Kurul – her eyalete belirli sayıda seçmen oyu verir; bu oyların sayısı eyaletin ABD Senatosu ile ABD Temsilciler Meclisindeki üyelerinin toplam sayısına eşittir. Eyaletler, Senato ile Temsilciler Meclisindeki sandalyelerini nüfuslarına orantılı olarak alırlar. Seçici oyları bütün seçici oyların (hali hazırda 5382de 270) çoğunluğunu oluşturan bir dizi eyaletteki çoğunluk oyunu kazanabilen başkan adayı, başkan olur.

Bu sistemi eleştirenler, doğrudan seçimdeki sadeliği argüman olarak sunuyor. Her bir eyaletteki oy toplamlarını göz ardı edip sadece ulus çapındaki oyları sayarak bir kazanan belirleyemezsiniz. Amerika Birleşik Devletleri böyle bir sistemi benimsemiş olsaydı, adaylar yalnızca en kalabalık eyaletlerde kampanya çalışması yürütme ve bu yerlerdeki en fazla oy sayısını almaya çalışıp nüfusu da az olan eyaletleri göz ardı etme eğiliminde olurlardı.

Arizona’da, Phoneix’teki eyalet meclisindeki bir tören sırasında, seçmenlerin oy pusulalarına resmi eyalet mührü basılmaktadır.
Arizona’da, Phoneix’teki eyalet meclisindeki bir tören sırasında, seçmenlerin oy pusulalarına resmi eyalet mührü basılmaktadır.
© AP Images/Paul Connors

Seçici Kurul, adayları kalabalık nüfuslu merkezlerin ötesine ulaşmaya ve doğrudan seçim sisteminde ihmal edilecek yerlerde kampanya çalışmaları yürütmeye zorlar. Adayların yalnızca 12 en kalabalık eyalette kampanya çalışması yürütüp başkanlığı kazanması en azından teoride mümkün olurdu. Bu da adayların kalan 38 eyaleti ihmal etmeleri için bir neden yaratır. Ancak Seçici Kurul sistemi dâhilinde, bir adayın yalnızca 12 en kalabalık eyalette kampanya çalışması yürütüp yeterli seçici oy kazanması pek muhtemel değildir. Demokrat bir başkan adayı New York, California ve Massachusetts’de kazanacağından emin olabilir. Cumhuriyetçi bir adayın ise Texas, Kuzey Carolina ve Georgia’da kazanma olasılığı yüksektir. Ne var ki, Beyaz Saray’a çıkmak için gerekli asgari 270 seçici kurul oyunu kazanabilmek için her bir adayın hem parti gücünün başa baş bir şekilde bölündüğü Ohio ve Florida gibi daha büyük eyaletlerde (kararsız eyaletler olarak da bilinir) hem de nüfusu daha az olan yerlerde kazanması gerekir. Bütün eyaletler en az üç seçici kurul oyuna sahip olduklarından, adaylar bu küçük yerleri ihmal etme lüksüne sahip değildir.

Seçici Kurul ayrıca son derece bir bölgeye hitap eden bir adayın seçilmesini de engeller;çünkü Amerika Birleşik Devletlerinin hiçbir bölgesi tek başına başkan seçmeye yetecek seçici kurul oyuna sahip değildir. Seçici Kurulu eleştirenler genellikle seçmen sayısını hedef alırlar; sistemi savunanlar ise bu oyların dağılımına ve oyların eyaletlerin geniş kesitleri ile ülkenin bölgelerinden gelip gelmediğine dikkat çekerler.

Amerikan tarihi boyunca, Seçici Kurul sistemi küçük veya üçüncü partiden adayların başkanlık yarışlarında başarılı olmasını daha da zor hale getirmiştir. Mevcut sistemi eleştirenler bu noktayı ABD siyasetinin olumsuz bir özelliği olarak gösterebilir; ancak iki partili sistem Amerika’ya iyi hizmet etmiştir. İki partili sistem, Amerikan siyasetine bir ılımlılık ölçütü yükleyerek ülkenin istikrarına önemli katkıda bulunmuştur. Bu sistem aşırı (extremist) hareketleri engeller; ancak aynı zamanda küçük bir parti ya da adayın seçmenlerin beğendiği fikirler sunması durumunda büyük partilerden biri büyük olasılıkla bu önerileri benimser. Aşırı görüşteki bir aday çoğunluğun oyunu ve birkaç eyaletteki seçici kurul oyunu kazanmayı başarabilir (ki 1948 seçiminde Strom Thurmond ile kendisinin ırkçı Eyalet Hakları partisi buna bir örnektir); ancak başkanlığı kazanma olasılığı azdır. Seçici Kurul kapsamında, Amerikan siyasetini eleştirmeye yer açılmıştır; ancak aşırı görüşler desteklenmemektedir.

Ayrıca, siyasi açıdan aşırı uçlar Seçici Kurul tarafından caydırılırken, ırk ve etnik azınlık grupları bu sistemle güçlenir. Sözgelimi, İspanyollar ABD nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 12’sini oluşturur, seçmen yüzdeleri ise daha azdır. Doğrudan seçim sisteminde, bu nüfusun etkisi büyük ölçüde azalacaktır; ancak bazı eyaletlerde İspanyol seçmenlerin sayısı önemli etki yaratacak kadar çoktur. Siyasi açıdan değişken bir eyalet olan Arizona’da, İspanyolların yüzdesi yaklaşık yüzde 25 ya da ulusal ortalamanın iki katıdır; bu da Seçici Kurul sistem kapsamında bu azınlığa daha fazla siyasi etki fırsatı verir; doğrudan seçim sisteminde bu olamazdı. Benzer şekilde, Virginia gibi bir eyalette, Afro-Amerikalıların sayısı nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturmaktadır; dolayısıyla bu eyaletin siyasetini daha da rekabetçi hale getirir.

Son olarak, federal sistemin sağlıklı olup olmamasına ilişkin önemli soru vardır. Anayasayı yazanlar gücün ulus ve eyalet hükümetleri arasında bölünmesini bireysel özgürlüklerin önemli bir koruyucusu olarak görmüşlerdir; ancak son yıllarda, federal hükümete normalde eyaletlerin sorumluluğu olan bölgelerde daha fazla yetki vermek gerektiğine değin eğilimler gözlemlenmiştir. Seçici Kurulu da yıkarak eyaletlerin nüfuzunu yok etmek, 220 yıllık Amerikan tarihi boyunca karşılaştığı güçlüklere dayanmış siyasi bir sistemin temel direklerinden birini yıkmak olacaktır.

The Long Campaign: U.S. Elections 2008

Bu makalede ifade edilen fikirlerin ABD hükümetinin görüş ve politikasını yansıttığı düşünülmemelidir.

 

OLUMSUZ YÖNLERİ

Amerika Birleşik Devletleri Başkanını Ulusal Çoğunluğun Oyuyla Seçmek için Seçici Kurul'u Kullanalım
Jamie Raskin

Dünyanın her yerinde demokrasiyi yaymak ve siyasi reformlar yaratmak biz Amerikalıların karakterinde vardır.

Ne var ki sıra kendi vatanımıza geldi mi bu konuda çok çekimserizdir. Kendi seçim uygulamalarımızı “demokrasi” olarak adlandırıyoruz; ama diğer ülkelerde ortaya çıkan en iyi demokrasi uygulamaları şöyle dursun, bu seçim uygulamalarını kendi demokrasilerimizle bile kıyaslamıyoruz.

Hali hazırdaki seçim uygulamalarımızın bir kısmının ülkenin ilk zamanlarını yansıtması gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda, bu konudaki kayıtsızlığımız utanç vericidir.

Bunun en ciddi örneği başkanımızı seçme yöntemimizdir; bu yöntem, demokrasinin bütün temel prensiplerini baş aşağı çeviren karmaşık bir süreçtir. Şimdi demokrasinin temel kaidelerinin bir ABD başkanlık seçiminde nasıl alabora edildiğine bakalım:

  • Sözgelimi çoğunluğun iktidarı uygulaması; bu uygulama bizim başkanlık seçimlerimizde geçerli değildir. Çoğunluğun iktidarı, siyasi demokrasinin özüdür; ancak Amerika Birleşik Devletlerinde, ulusal çoğunluğun oyunu alan kişi başkan olamaz. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Seçici Kurul’da kazanan başkan olur; Seçici Kurul, her eyaletin belli sayıda “seçici” atadığı bir sistemdir, bu seçmenler başkanı seçer. Fazlasıyla reklamı yapılan 2000 yılı seçiminde, Başkan Yardımcısı Al Gore, ulusal çoğunluğun 500.000’den fazlasını alarak Vali George Bush’a galip gelmişti; ancak Florida’da son dakikada 573 oy marjı nedeniyle Seçici Kurul’da seçimi kaybetti. Çoğunluk oyunda kaybedenler, diğer üç seçimde de Seçici Kurul’da galip gelmişlerdir; ayrıca çok sayıda kıl payı kaybedilen seçimler vardır; bu seçimlerde çoğunluk oylarındaki küçük bir kayma, çoğunluk oylarında kaybedenleri Beyaz Saray’a çıkarmıştır.

  • İnsanlar başkanları için oy kullanırlar; ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde böyle bir durum söz konusu değildir. Burada insanlar, eyaletlerden seçilecek seçmenler için oy kullanırlar; bu seçmenler de başkanı seçer. Elbette çoğu insan başkan adayı için oy kullandığına inanır.

  • Her oy eşit bir şekilde sayılır; ancak Seçici Kurul’un tuhaf aritmetiğinde böyle bir uygulama yoktur. Seçici Kurul’un matematik yasalarına göre, Delaware veya Kuzey Dakota’da yaşayan bir seçmenin oyu matematiksel olarak California, Texas ve New York gibi daha büyük eyaletlerdeki tek bir oydan daha değerlidir (seçmenlerin eyalet seçicilerine oranı ile ölçülür). Ancak oylara seçmenlerin gerçekten eyalet seçicisi olarak kimin kazanacağı üstünde bir etkisi olma ihtimaline göre ağırlık verdiğinizde, keyfi değişiklikler ve eşitsizlikler çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, 2004 yılında yapılan başkanlık seçimi New Mexico eyaletinde 365 oyluk bir fark ile belirlenirken, Utah’da 312,043 oy farkı ile belirlenmiştir; bu da New Mexico’daki bir seçmenin Seçici Kurul üyelerinin atanması konusunda Utah’daki bir seçmene göre yüzlerce kez daha etkili olacağı anlamına gelmektedir.

  • Her seçmen, oy kullanmaya eşit derecede teşvik edilmelidir; ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde bu kural uygulanmaz. İnsanların çok büyük bir çoğunluğu ”emniyetli” bölge olduğu düşünülen eyaletlerde yaşamaktadır; bu emniyetli bölgelerde Cumhuriyetçi ve Demokratlar eyaletin başkan seçicileri konusunda olası bir etkiye sahiptir. Bu nedenle eyaletlerin üçte ikisi, adayların geçerken uğradıkları bir bölge olmuştur; adaylar daha çok hangi partinin kazanacağının belli olmadığı “kararsız” eyaletlere yönelmektedir. Son iki seçim döneminde, iki parti kampanya kaynaklarının yüzde 99’unu yalnızca 16 eyalete ve beş eyalette şaşırtıcı bir yüzde 70’lik bölüme ayırmıştır. En büyük dört eyaletten üçü olan Texas, New York ve California’da yaşayan insanlar dâhil olmak üzere çoğumuz Florida, Ohio ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen diğer birkaç eyalette yürütülen gerçek kampanyayı seyrediyoruz. Ülkenin büyük kısmının ihmal edilmesi, unutulan eyaletlerde katılımı azaltmaktadır. Genel seçimdeki seçmen katılımı kararsız eyaletlerde yüzde 70’e yaklaşmakta, ancak ihmal edilen seyirci eyaletlerde yüzde 50’nin de aşağısına düşmektedir; böylece ülkemiz dünyada ulusal seçmen katılım oranının en az olduğu ülkelerin arasında yer almaktadır.

Başkanlık seçimlerimizin olumsuz dinamikleri konusunda neler yapılabilir? Kamuoyu yoklamaları uzun zamandır Amerikalıların yüzde 65’ten fazlasının başkanın doğrudan çoğunluk oyuyla, yaşadığımız yerin coğrafyasına bakılmaksızın hepimizin oyunun değerinin aynı olduğu bir seçimle seçilmesini istediğini göstermektedir. İnsanlar başkan bütün Amerikalıları temsil etmesini istemektedir; taraflı bir güdümle bir araya gelmiş derme çatma eyaletleri değil. Çözmemiz gereken mesele şudur: Thomas Jefferson'ın "Anayasamızdaki en tehlikeli leke" olarak adlandırdığı bir kuruluş olan Seçici Kurul'un eski mekanikleriyle ulusal seçime duyulan içgüdüsel isteği nasıl uzlaştırabiliriz?

Pennsylvania Yüksek Mahkeme Yargıcı J. Michael Eakin, eyalet meclisinde gerçekleştirilen Seçici Kurul işlemlerinde ant içiyor, Harrisburg, Aralık 2004
Pennsylvania Yüksek Mahkeme Yargıcı J. Michael Eakin, eyalet meclisinde gerçekleştirilen Seçici Kurul işlemlerinde ant içiyor, Harrisburg, Aralık 2004.
© AP Images/Daniel Shanken

Ancak Maryland eyaleti, başkanı ulusal çoğunluğun oyuyla seçmek için Seçici Kurul’dan nasıl yararlanabileceğimizi gösteren cesur ve tarihi bir adımı atmış bulunmaktadır. 10 Nisan 2007 tarihinde, Vali Martin O’Malley bir plana imza atmıştır; bu plana göre Maryland eyaletler arası bir dayanışmayı başlatacak, bu sözleşmenin bütün üyeleri kendi Seçici Kurul oylarını ulusal çoğunluk oyunu kazanan aday için kullanmayı kabul edecektir. Anlaşma, seçici kurul oylarının (270) çoğunluğunu temsil eden bir dizi eyalet tarafından benimsendiğinde yürürlüğe girecektir. Maryland Eyaleti ile Delege Meclisinde büyük bir çoğunlukla kabul edilen plan, California, Hawaii ve Illinois’in yanı sıra bir dizi eyalet yasama odasında da kabul edilmiştir. Başkanlık seçimlerimizin “halk için, halk tarafından seçilen halkın hükümeti” kavramından çarpıcı bir biçimde ayrıldığı konusundaki endişe bu plana can vermiştir.

Ulusal Çoğunluğun Oyu planı, eyaletlerin eyaletler arası sözleşmeler yapma ve seçicileri atama zorunluluğu güçlerine dayanmaktadır. ABD Anayasasının II. Maddesi I. Bölümünde şu ifade yer almaktadır: “Her Eyalet, Yasama organının yönlendirdiği Şekilde belirli Sayıda Seçici atayacaktır.” Bu güç yasama organları tarafından farklı biçimlerde uygulanmıştır. Başta, yasama organları seçicileri çoğunlukla doğrudan adlandırmışlardır. Seçici Kurul bilinçli bir organ gibi faaliyet göstermiş ve her bir üye kendi vicdanı doğrultusunda oy kullanmıştır. Sözgelimi, 1800 yılında Maryland’in yedi Seçici Kurul üyesi Adams için, dört üyesi ise Jefferson için oy kullanmıştır. Eyaletler Seçici Kurul üyelerini eyalet çapında çoğunluk oyuna dayanan “kazanan hepsini alır” yaklaşımıyla ödüllendirmeye başladıkları zaman, daha küçük eyaletler bu yeni moda “birim” blok oy kullanmanın küçük eyaletlerin gücünü azalttığını söyleyerek şikâyetlerini dile getirdiler (ve haklıydılar). Dava açtılar ve kaybettiler. Delaware – New York davasında (1966), ABD Yüksek Mahkemesi davayı reddederek, eyaletlerin seçicileri ödüllendirme gücünü uygun gördükleri yerlerde uygulayabileceklerini vurgulamıştır. Eyaletin gücü mutlaktır, “sonsuzdur.”

Dolayısıyla, California’dan New Jersey’ye, Texas’tan Utah’a (seyirci eyaletler tarafından yönlendirilen) yasama organlarımız artık birleşip anayasanın kendilerine verdiği yetkilerini kullanabilir ve Amerika Birleşik Devletleri'ne dünyanın her yerinde teşvik ettikleri; ancak kendi vatanımızda asla sahip olamadığımız şeyi; çoğunluğun iktidarına, bir kişi-bir oy sistemine dayanan, her oyun eşit değere sahip olduğu gerçek anlamda bir ulusal başkanlık seçimini kazandırabilirler. Böyle bir seçim hali hazırda on milyonlarca seçmeni harekete geçirerek katılımın az olduğu uyuşuk demokrasimizi yeniden canlandıracak ve dünyanın her yerinde başkanlarını seçen demokrasilerle aynı olmamızı sağlayacaktır.

The Long Campaign: U.S. Elections 2008

Bu makalede ifade edilen fikirlerin ABD hükümetinin görüş ve politikasını yansıttığı düşünülmemelidir.

 
Back to Top


Bu site ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi tarafından oluşturulmuş ve güncellenmektedir.
Diğer internet sitelerine olan bağlantılar, orada belirtilen düşüncelerin tasvip edildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.