Halk

Coğrafya

Tarih

Hükümet

İş Dünyası

Eğitim

Bilim ve Tıp

Din

Sosyal Hizmetler

Sanat

Spor ve Eğlence Dünyası

Medya

Bayramlar

 

 

 

Bölüm - 5

AMERİKAN İŞ DÜNYASI

Tarım, seri üretim, işçi hareketleri

 

 

Fotoğraf, Digital Stock

 

Başkan Calvin Coolidge 1925 yılında şöyle demişti: “Amerika’nın işi ‘İŞ’tir”. Bu ifade, sanıldığından daha gerçekçidir. İlk “iş” sözcüğünü “zihnini meşgul eden” olarak değiştirin. Amerika’daki refahın ardında yatan girişimci ruhu özetlemiş olursunuz.

 

Bu bölümde Amerika’nın, ilk sanayii olan tarımı, Amerikan tarzı seri üretimi, işçi hareketlerini ve ekonomik sistemini inceleyeceğiz.

 

 

ÇİFTÇİ ULUS

 

ABD’de tarım son 200 yılda belirgin şekilde değişti. Amerikan Devrimi sırasında (1775-83) nüfusun % 95’i çiftçilikle uğraşıyordu. Bugün bu oran % 2‘den daha azdır. Ülkedeki çiftliklerin % 85’i bireylere ya da ailelere ait olmakla birlikte, ülkedeki tarım arazisinin ancak % 64’ünün sahibidirler. Geri kalan topraklar irili ufaklı şirketlere aittir. Çiftçilik ve çiftçilikle bağlantılı sanayi büyük boyutlara ulaşmıştır. “Tarım Sanayi”. Tüm bu değişime karşın tarımın, ülke yaşamında temel bir yeri vardır. Üretilen gıda maddeleri bol ve ucuzdur.

 

Amerikan tarihi’nin erken dönemlerinde, ülkenin genel durumu çiftçiler tarafından belirleniyordu. Ancak çiftçiler asla sanıldığı kadar bağımsız değillerdi. Çünkü  hava şartlarına ve piyasa durumuna bağımlıydılar. Ama yine de, toplumun diğer kesimlerinde gıpta ve hayranlık uyandıran bir bireysellik ve eşitlikçilik sergilemişlerdi.

 

Yerleşim alanları, doğudan batıya doğru yayılırken ABD tarım ürünleri, bolluk ve çeşit açısından dünyanın pek çok yerine kıyasla üstündü. Bu durum, ülkenin geniş toprakları ve doğanın bereketi sayesinde bugün bile geçerlidir. Sadece, Batı Eyaletleri’nin küçük bir bölümünde, yağış az olduğu için çöller bulunmaktadır. Ülkenin geri kalanı, orta ve bol miktarda yağış almakta, nehirler ve yeraltı su kaynakları gerekli yerlerin sulanmasını sağlamaktadır. Özellikle Ortabatı’daki yumuşak kıvrımlı araziler, geniş boyutlarda tarım için elverişli koşullar yaratır.

 

ABD’nin çoğu bölgesinde toprak çok verimliydi ama işgücü azdı. Bu yüzden -büyük arazi sahibi tarafından toprağın, çiftçilere kiralandığı- İngiliz usulü tarıma uygun değildi. Kuzey Amerika’da tarım, yoğun olarak aile çiftliklerinde yapılır. Ayrıca bu çiftlikler kasabaların çevresinde değil, birbirlerinden ayrı konumda ve dağınık olarak yerleşmiştir. Bu yerleşim tarzı, çiftçilerin kendine yeterliğini ve bireyselliğini sağlamıştır.

 

Amerikan çiftçileri, her an yeni teknolojiyi kucaklamaya hazırdı. Ve 19. yüzyıl boyunca yeni araçlar ve icatlar hızla birbirini izledi. Örneğin, tahıl hasadında orağın yerini önce tırpan aldı. Ardından 1930’larda Cyrus Mc Cormick’in icat ettiği biçerdöğer makinesi geldi. İç Savaş sırasında (1861-65) tarla sürme, gübreleme, ekin biçme, harmanda döğme işlemleri makinelerle yapılmaya başlandı. Bu yolla, üretimde büyük bir artış sağlandı. 

 

Tarımsal üretimde artışın bir başka nedeni de 19. yüzyıl sonunda Mississippi Nehri kıyılarına çok sayıda kişinin yerleşmesiydi. Federal hükümet iç göçü destekliyordu. Bu amaçla “İskân Yasası” çıkarıldı. 1862’de yürürlüğe giren yasaya göre, her aileye çok düşük bir bedel karşılığında 65 hektar arazi veriliyordu. Bu da aile çiftliklerini özendiriyordu. Yeni buluşlar ve çiftçiliği özendiren politikalar bir dönem için çok başarılı oldu.

 

Ancak İç Savaş’tan sonra aşırı üretim ciddi sorun olmaya başladı. Arz talep dengesi bozuldu. Çiftçiler, ürünlerini düşük bedel karşılığında satmak zorunda kaldı. 1870 ile 1900 yılları arası Amerikan çiftçisi için zor bir dönemdi.

 

 

HÜKÜMETİN ROLÜ

 

1862’de Tarım Bakanlığı’nın kurulmasıyla, federal hükümet, tarım işlerinde doğrudan etkin olmaya başladı. Hatta çiftçilere toprağı nasıl daha verimli hale getireceklerini öğretti. 20. yüzyılın başındaki refah döneminden sonra çiftlik fiyatları 1920’lerde düşmeye başladı. 1930’daki “Büyük Buhran” sırasında daha da düşerek, 1920’deki rakamın üçte birine kadar geriledi. Onbinlerce çiftçi iflâs etti. Günümüz tarım politikalarında 1930’ların umutsuz günlerinin izlerini görmek mümkündür. Krizden kurtulma çabaları “Yeni Düzen”de de yer almıştır.

 

ABD’nin bugünkü çiftçilik politikası çok karmaşıktır. Fiyatların düşmesindeki esas sebep üretim fazlası olduğu için hükümet, çiftçilere, daha az ekim yapmaları için para ödemektedir. Bazı mal varlıkları federal borçlara karşılık teminat kabul edilmektedir. Kongre tarafından belirlenen taban fiyatla, ürün satış dönemindeki bedel  arasındaki fark “fiyat desteği” adı altında çiftçiye ödenmektedir. Batı eyaletlerinde federal barajlar ve sulama sistemleri vardır. Verilen suyun bedelinin bir kısmı hükümet tarafından karşılanır.

 

Fiyat desteği ve zarar ödemeleri ancak tahıl, süt ürünleri ve pamuk gibi temel ürünlerde geçerlidir. Diğer ürünlerin çoğu federal hükümet tarafından sübvanse edilmemektedir. Destek programları, büyük çiftliklerin lehine olduğu, küçük çiftliklerin yok olmasına, giderek az sayıda ama büyük çiftliklerin ayakta kalmasını sağlayacağı gerekçesiyle eleştirilmektedir. Örneğin son yıllarda 250,000 dolarlık ürün satmış olan çiftlikler –ki bunlar tüm çiftliklerin ancak % 5’ini oluşturmaktadır- destek ödemelerinin % 24’ünü almıştır. Devletin, tarıma müdahalesine engel olmak ve çiftçilere ödenen desteği azaltmak isteyen kesim günden güne çoğalmaktadır. Ancak ekonomik çıkarlar, devletin bugünkü tarım politikasını gerekli kılmaktadır. Muhaliflerin değişiklik önerileri Kongre’de şiddetli tartışmalara yol açmıştır.

 

 

UZUN VADEDE BAKIŞ

 

Sonuç olarak Amerikan tarımı başarılı bir öyküyü anlatır. Amerikan halkı yiyecek maddelerine, çoğu sanayi ülkesine kıyasla daha az para ödemekte ve ABD’nin tarım arazilerinin üçte birinde, ihracata yönelik üretim yapılmaktadır. 2001 yılında tarım ürünleri ihracatı, ithalat rakamından 14,000 milyon dolar (14 milyar dolar) fazlaydı. Ama tarımsal başarının da bir bedeli vardır. Çevre korumacılığını savunan kesim, çiftçilerin, kullandıkları çok miktarda yapay gübre ve tarım ilaçları yüzünden çevreye zarar verdiğini iddia etmektedirler. Gerek hükümet, gerek federal yetkililer, doğal kaynakları korumaya özen gösterdiği halde, zararlı çiftlik atıklarının, suyu, yiyecekleri ve havayı kirlettiğini söylemektedirler.

 

Ülkedeki bilim adamları ve araştırma merkezleri bu konuya uzun vadeli bir çözüm aramaktadır. Genetik yöntemler kullanarak, süratli büyüyen, böceklere karşı dirençli, zararlı kimyasallara ihtiyaç duymayan tohumlar üretmeyi umuyorlar.

 

 

AMERİKAN TARZI SERİ ÜRETİM

 

Amerikalı otomobil yapımcısı Henry Ford 1922’de “Hayatım ve İş” adlı otobiyografisini yayınladığında bir dizi soruyu bölüm başlıkları olarak kullanmıştı. “Bir mamûl ne kadar ucuza mal edilebilir?”, “Para-- Efendi mi, Uşak mı?”, “Neden yoksul olalım?”.

 

Bunlar, Amerika’nın sanayi ve iş dünyası liderlerini kuşaklar boyu meşgul eden sorulardı. Yanıt bulmak üzere yola çıkan iş adamları, mamullerin imalatını ve dağıtımını daha ucuza mâledip daha çok kâr etmenin çarelerini aradılar. Bir bakıma bunu başardılar da.

 

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, iş ve sanayi dünyası büyürken, göç dalgaları sayesinde nüfus hızla arttı. Nüfus artış hızı, sürekli işçi temin ettiyse de ekonomi için yeterli olmadı. Sanayideki büyümenin bir başka nedeni de Amerikalıların güçlü girişimcilik ruhuydu. Kimisinde bu dürtü dini kaynaklardan besleniyordu. Örneğin Püritenler ve Protestanlar, “Tanrı böyle istediği için” çok çalışıyordu. Ama bazısının, örneğin 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında  “soyguncu baronlar” döneminde görülen iş adamlarındaki  dürtünün, dini inançlardan kaynaklandığı tartışma götürür tabii.

 

18. yüzyıl sonlarında, Amerikan işletmeleri, bütün işçilerin bir arada bulunduğu fabrika sistemini benimsediler. Bu durum, temeli 1800’lerdeki ateşli silah sanayindeki seri üretime dayanan “Amerikan Sistemi”ne yenilik getirdi. Yeni sistem, çeşitli parçaların özenli ve doğru tekniklerle bir araya getirilmesine dayanıyordu. Bunun sonucunda, nihai mamul aşama aşama hazırlanıyor, her işçi belli bir işlemde uzmanlaşmış oluyordu.

 

1830’larda demir yollarının yapılmasıyla, ABD için yeni bir çağ başladı. Kongre, 1862’de, kıtayı kateden demiryoluna öncelik verdiğinde faaliyetler hızlandırıldı. Demir yolları, ülkenin en uzak köşelerini kıtanın dört bir yanındaki pazarlara bağladı ve yerleşim alanlarının yayılmasını kolaylaştırdı. Demir yolu yapımı, kömür, demir ve çelik talebi yarattı. İç Savaş sonrası ağır sanayi hızla gelişti.

 

 

SANAYİ ULUSU

 

1890’daki rakamlara göre, fabrikalarda üretilen mamul miktarı, ilk kez olarak, çiftliklerden elde edilen ürünlerden daha fazlaydı. Bu dönemden sonra ABD sanayii hızlı bir gelişme dönemine girdi. 1913’yılında, tüm dünyadaki sanayi ürünlerinin üçte biri ABD’de imâl ediliyordu. 

 

Aynı yıl otomobil yapımcısı Henry Ford montaj bandını kullanmaya başladı. Bu sistemde hareketli bant, araba parçalarını işçilerin önüne getiriyordu. Yeni sistem verimi arttırarak işçi maliyetlerinde ucuzluk sağladı. Ayrıca sanayi alanında görev yapan yöneticileri, iş organizasyonu konusunda daha verimli ve ucuz yöntemler aramaya yöneltti.

 

Maliyetin düşmesi işçilere daha yüksek ücret, tüketiciye ise daha ucuz mal sağladı. Giderek daha çok Amerikalı, kendi ülkesinde üretilen ürünleri alma gücüne kavuştu. 20. yüzyılın ilk yarısında otomobil, buzdolabı ve mutfak fırınlarının seri olarak üretilmesi,  Amerikan yaşam standardının yükselmesine yardım etti.

 

Ancak montaj bandı, işçileri duyarsızlaştırdığı için eleştirildi. Charlie Chaplin 1936’da çevirdiği Modern Times (Modern Zamanlar) adlı filmde bu konuyu hicvediyordu. İlerki yıllarda, fabrika yöneticileri, verim ve imalat hızı kadar mutsuz, bıkkın işçilerin ürettiği malın kalitesi düşük oluyordu- üretim kalitesinin de önemli olduğunun farkına vardılar. Çoğu fabrika, montaj bandında yeni düzenlemeler yaptı. Örneğin, otomobil fabrikasında bir otomobilin baştan sona monte edildiği “kalite çemberleri” oluşturuldu. İşçiler arada bir farklı noktalarda çalışıyorlardı.

 

 

SANAYİ SONRASI EKONOMİSİ

 

Amerika, 20. yüzyılın 2 büyük savaşı sırasında diğer milletlerin yaşadığı acılardan uzak kaldığı için şanslıydı.

1945’te, 2. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD dünyanın en büyük üretim kapasitesine sahipti. “Made in the USA” ibaresi, yüksek kalitenin simgesiydi.

 

20. yüzyıl, ABD’de bazı sanayilerin çöküşüne, bazısının da yükselişine tanık oldu. Otomobil sanayi, Amerikan sanayinin temel dayanağıydı ve yabancı ülkelerle rekabet etmeyi başardı. Giyim sanayi,

işçiliğin ucuz olduğu ülkelerle rekabet edemeyip inişe geçti. Ancak bu dönemde yeni imalat sanayileri ortaya çıktı ve gelişti. Bunların arasında uçak, cep telefonu, mikroçip ve uzay uyduları, mikrodalga fırın ve süratli bilgisayarları sayabiliriz.

 

Yeni gelişen sektörlerin çoğu ileri seviyede otomatik sistemlerle çalıştığı için geleneksel sanayilerden daha az işçiye gerek duyulmaktadır. İleri teknoloji sanayileri geliştikçe eski sanayiler düşüşe geçti. İmalat sanayinde çalışan Amerikan işçilerin oranı azaldı. Hizmet sanayi,  ekonomiyi etkisi altına almıştı. Gözlemciler Amerika’yı  “post endüstriyel” toplum (sanayi sonrası toplumu) olarak adlandırıyorlardı. Mamûl üretmek yerine hizmet satmak. Bu sanayiler eğlence ve tatil mekânlarını, otel ve lokantalarını, iletişim ve eğitimi, bankacılık ve finans sektörünü kapsıyordu.

 

ABD, tarihin belli dönemlerinde yabancı ülkelerle ilişkisinde tecrit politikası uygulamıştı. Ancak iş alanında genellikle enternasyonalist bir politika güdüyordu. Amerika’nın iş dünyasındaki ağırlığına diğer ülkelerden çelişkili tepkiler geliyordu. Kimi ülke halkı, kültürlerinin Amerikanlaştırılmasına içerliyordu. Kimileri ise, Amerikan şirketlerini, ABD’nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına uygun davranmaları için hükümetlere baskı yapmakla suçluyordu. Diğer yanda, yabancı ülkelerin çoğu, ülkelerindeki hayat standardını yükseltmek için Amerikan ürünlerine ve yatırımcılarına kapılarını açıyordu.

 

Amerikan yatırımcılarının yabancı ekonomilere yeni sermaye girişi sağlaması, önceden kestirilemeyen güçleri harekete geçiriyordu. Bazı kesimler, yabancı ülkelere yapılan yatırımların, Amerika’nın iş alanındaki müstakbel rakiplerini güçlendirmek anlamına geldiğine inanıyor. Örnek olarak Japonya'yı gösteriyorlar. 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD hükümetinin politikası, Japon ekonomisinin dirilmesini sağlamıştı. Amerikan şirketlerinin, örneğin kalite kontrolünü öğretmek amacıyla uzman göndermesi ve teknolojiyi paylaşması sonucunda Japonlar bu bilgileri geliştirdi ve yüksek kâr ettikleri seviyelere ulaştırdılar. 1993 yılında onaylanan Serbest Ticaret Anlaşması, Amerika’nın uluslararası ticaret konusundaki kararlılığını pekiştirmiştir.

 

 

İŞÇİ SENDİKALARI

 

1800’lerde geliştirilen imalat sistemi, çalışma koşullarını belirgin bir şekilde değiştirmişti. İşveren, artık işçilerle yanyana çalışmıyordu. Yönetici konumuna geçmişti. Makineler el becerisinin yerini aldıkça, eski yetenekli işçiler kendilerini vasıfsız işçi konumuna indirgenmiş olarak görmeye başladı. İşveren zor durumda kaldığında onların yerine, daha düşük ücretle çalışan yeni işçiler alıyordu.

 

Fabrika sistemi yaygınlaştıkça işçiler,  haklarını koruyabilmek için sendikalar kurmaya başladılar. Düzenli toplantı yapan ve aidat toplayan ilk sendika 1792’de Philadelphia’da ayakkabı imalâtçıları tarafından kuruldu. Hemen ardından Boston’daki marangozlar ve deri işçileri ile New York’taki matbaa işçileri  örgütlendi. Sendika üyeleri ücretleri kendileri saptıyor, üyelerine, az ücret veren iş yerlerinde çalışmamayı taahhüt ettiriyor ve sadece sendika üyelerinin istihdam edilmesi için işverene baskı uyguluyorlardı.

 

İşverenler haklarını mahkemede arıyorlardı. Mahkemeler ise genellikle, işçilerin toplu eylemlerinin işverene ve topluma karşı yasadışı bir “tertip” olduğu yönünde karar veriyordu. 1842’de Massachusetts Anayasa Mahkemesi, işçilerin barışçıl sendika eylemlerine katılabilecekleri yönünde bir karar aldı. Bu karar toplumda kabul gördü ve sendikalar ondan sonra yasadışı tertip suçlamasıyla uğraşmak zorunda kalmadı. İlerki dönemde, iş saatlerinin günde 10 saat olması ve çocuk işçi çalıştırılmaması için çaba harcadılar. Çoğu eyaletin yasama meclisi bunu kabul etti.

 

 

MÜCADELE VE BAŞARI

 

1865-1900 yılları arasında sanayiinin büyüdüğü dönemde özellikle ağır sanayide işçi gücü de artmıştı. Ama yeni işçiler ekonomik kriz döneminde çok zorlanıyordu. Şiddet olaylarının yaşandığı grevlere sık sık raslanır olmuştu. Yasama meclisleri, işçileri baskılamak amacıyla yeni ‘yasadışı tertip yasaları’ çıkardılar.

 

Buna karşılık işçiler, ülke çapında örgütlenmeye gittiler. Knights of Labor’un (İşçi Şövalyeleri) 1880’li yıllarda 150,000 üyesi vardı. Ancak gazeteler onları tehlikeli radikaller olarak tanımlayınca örgüt dağıldı. Puro Üreticileri Sendikası başkanı Samuel Gompers tarafından 1886’da kurulan Amerikan İşçi Federasyonu (AFL) daha uzun süre varlığını sürdürmüştü. Bünyesine dahil olan esnaf sendikalarıyla birlikte, 1904 yılında toplam üye sayısı 1.75 milyona ulaşmıştı. Ülkenin en büyük işçi örgütü haline gelmişti.

 

Avrupa’da işçiler, devrimci sendikalar kurup kapitalizmin kalkmasını isterken; Amerikan işçilerinin çoğunluğu, onlara, kendi ürettikleri mamullerden daha çok pay vermenin yollarını arayan Gompers’ın peşinden gitti. AFL’nin politikasına karşı çıkan 43 grup temsilcisinin 1905 yılında kurduğu Dünya Sanayi İşçileri (IWW) sendikası radikal bir alternatif getirmişti. Kapitalizmi grev, boykot ve sabotajlarla devirmeyi öneriyordu. ABD’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesine karşı çıkıyor ve ülkedeki bakır imalatını savaş süresince durdurmanın yollarını arıyordu. 1912’de üye sayısı 100,000’i bulan IWW, 1925 yılında yok oldu. Çünkü 1. Dünya Savaşı’ndan sonra halkta, radikalizme karşı bir tutum oluşmuş ve sendika liderleri federal mahkemelerde yargılanmıştı.

 

1900’lerin başında AFL ile Amerikan İlerici Hareket temsilcileri arasında ittifak kuruldu. (bakınız 3. bölüm) İşçiler lehine olan eyalet ve federal yasalarının çıkartılması için birlikte çalıştılar. Bu çabalar sonuç verdi. Çocuk işçi çalıştırmak yasaklandı, kadın işçilerin çalışma saatleri azaltıldı ve iş kazasında yaralanan işçiler için tazminat programları düzenlendi. Federal düzeyde ise, Kongre çocukları, demir yollarında ve denizlerde çalışan işçileri koruyan yasalar çıkartıldı. Ve Çalışma Bakanlığı kuruldu.

 

1. Dünya Savaşı sırasında işçi sendikaları büyük hamleler başardı. Ocak 1919’da AFL’nin üye sayısı 3 milyonu aşmıştı.

 

 

‘KIZIL KORKUSU’ VE MALİ KRİZ

 

1920’lerin başında örgütlü işçi hareketi  güçlü durumundaydı. Ancak, Rusya’daki Komünist Devrim’in, ABD’ye de sıçrayacağı endişesi ülkede “Kızıl Korkusu” yarattı. Aynı dönemde işçiler, ücretlerinin artması için  her bölgede grevler yapıyordu. Kimi Amerikalılar bu grevlerin Komünistler ve anarşistler tarafından yönlendirildiğine inanıyordu. İlerici Dönem’de işçilere sempatiyle bakan halk bu kez onlara karşı tutum içine girmişti. Mahkemeler, yine sendikal faaliyetleri yasakladı.

 

Büyük Buhran dönemine geri dönüş başlamıştı. “Yeni Düzen” gereği, Franklin Roosevelt, “unutulan adam”a yani toprağını kaybeden çiftçiye ve işini kaybeden işçiye yardım edeceğine söz verdi. Kongre işçilere sendikaya katılma ve serbestçe toplu pazarlık etme hakkı tanıdı. İşçi ile işveren arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için “Ulusal İş İlişkileri Kurulu” kuruldu.

 

AFL içindeki esnaf-sanatçılar ve sanayi işçileri arasındaki çatışma, kısa süre sonra yeni bir işçi örgütünün kurulması sonucunu doğurdu. “Sanayi Örgütleri Kongresi” (CIO). Yeni örgüt hızla büyüdü. 1930’ların sonunda AFL’den daha çok üyeye sahipti.

 

Kriz’in istihdam alanındaki etkisi, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’na girdiği 1941 yılına kadar devam etti. Uçak, gemi, silah ve yedek parça fabrikalarında daha çok işçiye ihtiyaç vardı. 1943 yılında 15 milyon erkek, Amerikan ordusunda görev yapıyordu. (Geleneklere aykırı olduğu halde) işçi açığı kadınlarla kapatılmaya çalışıldı. O dönemde, savunma sanayine dahil olan fabrikalarda çalışan her 4 işçiden biri kadındı.

 

 

BUGÜNKÜ İŞ GÜCÜ

 

Ücretlerin yükseltilmesini amaçlayan grev dalgası, savaş sonrasında tüm ülkeyi sardı. İşverenler, sendikaların çok fazla yetkiye sahip olduğunu savunuyordu. Kongre de aynı fikirdeydi. “Kapalı Dükkân” sözleşmesini yasadışı ilân eden yeni bir yasa çıkartıldı. Kapalı Dükkân sözleşmesine göre işveren sadece sendikalı işçi çalıştırabiliyordu. Eyaletlere “çalışma hakkı” nı uygulama yetkisi tanındı. Artık işçiler, işe girdikten sonra sendikaya katılmaya zorlanmayacaktı. 1955 yılında AFL ve CIO yeni bir örgüt kurdu. AFL-CIO.

 

İzleyen yıllarda sendikalara katılan işçi sayısında azalma oldu. Bunun nedeni, temel işçi istihdamını sağlayan ağır sanayideki üretim azalması, ve mavi yakalı işçilerin yerini giderek makinelerin almasıydı. Buna rağmen, işçi örgütlerinin ABD ekonomisinde ve siyasetinde güçlü bir yeri vardır. Çalışma koşulları sistemli bir şekilde düzeltilmiştir.

 

Günümüzde eskiye kıyasla daha çok kadın işçi çalışmaktadır. Normal bir iş haftası 35 ve 40 saattir. Ancak bunun dışında uygulamalara da sık rastlanmaktadır. İnsanlar yarım zamanlı ya da “esnek zamanlı” çalışmaktadır. (Örneğin 4 gün boyunca günde 7-8 saat yerine 10 saat çalışıp 5. gün tatil yapanlar). Ya da telefon, bilgisayar ve fax aracılığıyla işi evinden yönetenler vardır.

 

 

AMERİKAN EKONOMİK SİSTEMİ

 

İskoçyalı ekonomist Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” adlı kitabını yazdığı 1776 yılı, ABD’nin bağımsızlığını ilân ettiği yıldır. Söz konusu kitabın Amerikan ekonomisinin gelişimi üzerinde büyük etkisi olmuştur. Çoğu düşünür gibi, Smith de kapitalist sistem insanlarının bencil olduğuna, üretim ve ticaret yoluyla zenginleşme ve güç sahibi olma arzusu taşıdıklarına inanıyordu. Smith bu durumun, üretimi arttırıp, rekabeti kışkırttığı için yararlı olduğunu savunuyordu. Bu sistem sonucunda mamuller daha düşük fiyatlarla daha çok bölgeye ulaşıyor, yeni iş sahaları açılıyor ve refah yaygınlaşıyordu. 

 

Çoğu Amerikalı, ülkenin gelişiminin ve ekonomik gücünün kapitalizm dışında bir sistemle mümkün olamayacağına inanır. Hükümetin ticarete müdahale etmemesi gerektiğini savunur.

 

 

BORSA

 

Amerikan tarihinin erken yıllarında insanlar, iş kurmak ya da işini büyütmek isteyenlere ödünç para vererek para kazanılabileceğini görmüşlerdi. Bugün küçük girişimciler, ihtiyaçları olan parayı dostlarından, akrabalarından ve bankalardan temin ediyorlar. Büyük şirketler ise ihtiyaç duydukları nakit parayı üçüncü kişilere hisse senedi satarak temin etmektedir. Bu tür alış verişler, genelde borsada ya da aracı kurum vasıtasıyla gerçekleşir.

 

Avrupalılar, ilk borsayı 1531 yılında Belçika’da Antwerp’te kurmuşlardı. ABD’de 1792 yılında Wall Street bölgesinde kurulan New York Borsası’nda hisse senedi piyasası hızla büyüdü. New York bugün ülkenin finans merkezidir.

 

Hisse senedi piyasası hafta sonları ve ulusal tatiller dışında hergün yoğun faaliyet içindedir. Hisse senedi fiyatları genelde düşüktür. Mütevazi bütçeli bir Amerikalı bile hisse senedi alıp, dağıtılan yıllık kâ payları ile kazanç sağlamayı umabilir. Ayrıca zaman içinde hisse fiyatlarının artmasını da bekler. Böylece onları sattığında kâr elde edebilir. Hissesi alınan şirketin, işlerinin iyi gideceği konusunda bir garanti yoktur elbette. İyi gitmezse dağıtılan kâr payı da düşük ya da sıfır olabilir. Veya hissenin fiyatı düşebilir.

 

 

SİSTEM DÜZELTİLİYOR

 

Adam Smith, Amerikan iş piyasasındaki ilk gelişmeleri tahmin edebilirdi. Ama diğerlerini asla edemezdi. 19. yüzyılda Amerikan sanayi, çalışan kesime darbe indirmişti. Fabrika sahipleri yoksul aile çocuklarını çalıştırıyor, işçilerin sağlıksız ve güvenliksiz çalışma ortamlarında, düşük ücretle uzun saatler çalışmasını istiyordu. İşçiler arasında ayrım da yapılıyordu: Zenciler ve bazı azınlık grupları işe alınmıyor ya da çok elverişsiz koşullarda çalışmaya zorlanıyordu. Girişimciler, servetlerini arttırmak için hükümetin eksiklerinden ve hatalarından yararlanıp tekeller oluşturuyor, rekabeti ortadan kaldırıyor, mamul fiyatlarını arttırıyor ve kalitesiz mallar satıyorlardı. 

 

Bu durum karşısında, işçi sendikalarının da baskısıyla İlerici Hareket ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonlarında Amerikalılar özgür kapitalizme olan inançlarını yeniden gözden geçirdiler. Tekellere ilk darbe 1890 yılında Sherman Anti Tröst Yasası ile geldi. 1906’da Kongre, ilaç ve yiyecek  maddeleri için ayrıntılı etiket ve etlerin kontrolü zorunluğunu koyan yasalar çıkardı. Büyük Buhran sırasında Başkan Roosevelt ve Kongre, krizi hafifletecek yasaları yürürlüğe koydular. Bunların arasında stok satışlarını düzenleme, çeşitli sanayi kollarında çalışma saatleri ücret ayarlaması, yiyecek, ilaç ve kozmetik ürünleri imalâtının daha sıkı denetlenmesi gibi maddeler yer alıyordu.

 

İlerki dönemlerde bilinçli Amerikalılar, Adam Smith’in felsefesinin, bireysel iş faaliyetlerinin çevre üzerindeki sonuçlarını hesaba katmadığını tartışmaya başladılar. Çevre Koruma Örgütü gibi yeni federal kurumlar oluşmaya başladı. Ve imalât faaliyetlerinin, havayı ve suyu kirletmesini önleyen, insanların yararlanabileceği geniş yeşil alanlar ayrılmasını zorunlu kılan yeni yasalar çıkartıldı.

 

Bütün bu yasaların sonucu olarak, Amerikan Kapitalizm’i, bir yazarın da dile etirdiği gibi, “başıboş koşan bir atken, eyerlendi ve gem vuruldu”. Amerika’da bugün, devlet yasalarıyla denetlenmemiş bir mamul satın almak hemen hemen mümkün değildir.

 

Siyasi muhafazakârlar, hükümetin iş hayatına çok fazla karıştığını savunmaktadır. Bazı kuralların gereksiz ve pahalı olduğunu iddia etmektedirler. Bu şikayetlere yanıt olarak hükümet bürokrasi işlemlerini azaltmaya çalıştı. İş yeri standartları konusunda katı ve ayrıntılı kurallar yerine daha genel koşullar getirdi.

 

İş hayatını yöneten yasa ve kurallar hantal olsa bile bu durum, atılımcı Amerikalıların hayallerini gerçekleştirmelerine, hatta daha da ilerisine ulaşmalarına engel olmamaktadır. Böyle girişimcilerden biri de Bill Gates’dir. Gates, 1975 yılında, 20 yaşındayken Microsoft adında bir bilgisayar yazılım şirketi kurmuştu. 20 yıl sonra bugün Microsoft, dünyanın en büyük yazılım şirketidir. Dünya genelinde 20,000 çalışanı vardır. Ve yıllık net geliri 2 bin milyon dolardır. (2 milyar dolar)

 
 

Çoğu Amerikalı, ülkenin gelişiminin ve ekonomik gücünün kapitalizm dışında bir sistemle mümkün olamayacağına inanır. Hükümetin ticarete müdahale etmemesi gerektiğini savunur.