Bayramlar
|
Bölüm - 10 ÖZGÜN AMERİKAN SANATLARI Müzik, dans, mimari, görsel sanatlar ve edebiyat
Fotoğraf: Copyright Chris Lee
İki önemli kaynak arasındaki çelişki, Amerikada sanatın -müzik, dans, mimari, görsel sanatlar ve edebiyat- gelişimine damgasını vurmuştur. Bunlardan biri Avrupanın üst düzey, incelmiş zevki, diğeri ise yerel özgünlüktür. İyi Amerikan sanatçıları, her iki kaynaktan da yararlanmayı başardılar. Bu bölümde, Eski Dünya-Yeni Dünya çatışmasını yapıtlarıyla birleştirmeyi başarmış olan ünlü Amerikalı sanat adamlarından söz edeceğiz.
MÜZİK
20. yüzyıla kadar Amerikanın, ciddi müziği, Avrupa üslubunun standartlarıyla biçimlenmişti. Ancak İngiliz baba ile Kreol annenin oğlu olan besteci Louis Moreau Gottschalkı (1829-1869) hariç tutmak gerekir. Gottschalk, müziğini, yetiştiği New Orleansta dinlediği Karaib ritmleri ve plantasyon melodileriyle yapılandırmıştı. Uluslararası üne kavuşan ilk Amerikalı piyanisttir. Ama erken ölümü, kişiliğinin karanlıkta kalması sonucunu getirmiştir.
Edward MacDowellin (1860-1908) besteleri erken dönem Amerikan müziği için daha iyi bir örnektir. Müziğini, Avrupa modellerine dayandırmış ve Amerikan Bestecisi sıfatını reddetmiştir. Erken dönem Amerikan yazarlarının düştüğü tuzağa yakalanmıştı. Tam Amerikalı olmak, köylü olmaktır sanıyordu.
Amerikada özgün klasik müzik George Gershwin (1898-1937) ve Aaron Copland (1900-1990) gibi bestecilerin, yerel melodi ve ritmleri, Avrupa formlarına uygulamasıyla ortaya çıktı. Gershwinin Rhapsody in Blue ile Porgy & Bess operası cazdan ve Afrikalı-Amerikan halk (folk) şarkılarından esinlenmişti. Yapıtlarından bazıları ise gerçek şehir müziğidir. Örneğin, An American in Parisin (Pariste bir Amerikalı) giriş bölümünde çalgılarla taksi kornaları taklit edilmişti.
Harold C. Schonbergin Ünlü Bestecilerin Yaşamları adlı kitapta yazdığına göre: Copland, Gershwin için Amerikan müziğini, Alman müziğinin boyunduruğundan kurtarmıştır demiştir. Pariste eğitim gören Gershwin, geleneklerden sıyrılmayı başarmış ve ilgisini caza yöneltmiştir. (Cazla ilgili ayrıntılı bilgi için 11. bölüme bakınız) Senfoni, konçerto ve oparaların yanısıra film müzikleri de bestelemişti. Yine de esas olarak Amerikan halk şarkılarından esinlenip yazdığı bale müzikleriyle tanınır. Billy the Kid, Rodeo, Appalachian Spring.
Bir başka özgün besteci de Charles Ivesdir. (1874-1954) Popüler klasik müzik unsurlarını, keskin bir ahenksizlikle birleştirmiştir. Eski akorları kullanmayacağımı çok erken farkettim. Ben farklı şeyler duyuyordum diyordu. Ancak onun kendine has müziği yaşadığı dönemde pek fazla icra edilmedi. Ama Ives şimdi, 20. yüzyılın müzik gelişimlerini önceden görmüş olan, yenilikçi bir sanatçı olarak değerlendiriliyor. Ivesi izleyen besteciler onun 12 sesli gamlarını, minimalizmini ve diğer icracılara yabancı gelen yeniliklerini kullanmıştır.
20. Yüzyılın son 10 yıllık döneminde, geriye dönüş başladı. Hem besteciyi hem de dinleyici memnun eden bu durum, Amerikan senfoni orkestralarının, konumlarından duydukları tedirginliği ortadan kaldırıyordu. Orkestraların ve opera gruplarının finanse edildiği Avrupanın tersine Amerikada müziğe destek verilmiyordu. Senfoni orkestraları, bağışlarla ve ücretli konserlerle varlığını sürdürüyordu.
Bazı orkestra yöneticileri, yeni besteleri eski müzik parçalarıyla birlikte aynı program içinde sunarak sıradan dinleyiciyi mutlu etmenin yolunu bulmuştu. Sonuç olarak, eski ve yeni opera, gelişmeyi başardı. Ama konser vermek pahalı bir faaliyettir. Bu yüzden daima sponsor şirketlere ve bağışçılara ihtiyaç vardır.
DANS
20 yüzyıl başlarındaki Amerikan müziğinin gelişimine bağlı olarak yeni bir sanat formu daha doğdu. Dans. İlk dansçılar arasında olan Isadora Duncan (1878-1927) klasik bale pozisyonları yerine kuralsız, doğal figürlerini kullanmıştı.
Ancak dansın asıl gelişimi Ruth St. Dennis (1878-1968) ile eşi ve partneri Ted Shawnın (1891-1972) dans grubuyla başlar. Öğrencilerinden Doris Humphrey (1895-1958) ilhamı dış dünyada, birey-toplum çelişkisinde arıyordu. St Denisin bir diğer öğrencisi ve modern dansın en ünlü isimlerinden olan Martha Graham (1893-1991) ise içe dönük bir ifade arayışı içindeydi. Grahamın en bilinen çalışmaları, ünlü besteci Aaron Coplandla yaptıkları ortak çalışma sonucunda, Appalachian Spring adlı eserde sahnelenmişti.
İlerideki yıllarda koreograflar, yeni ifade biçimleri arayışına girdiler. Merce Cunningham (1919- ) gösterilerde raslantısal hareketler ve doğaçlama kullandı. Alvin Ailey (1931-1989) Afrika dansını ve zenci müziğini birleştirdi. Mark Morris (1956- ) ve Liz Lerman (1947- ) gibi koreograflar, dansçıların genç ve ince olmaları gerektiği görüşüne karşı çıktılar. Gösterilerinde kullandıkları sanatçılarla, ahenkli ve güzel bir dansın yaşla ya da bedenin biçimiyle ilgisi olmadığını kanıtladılar.
ABD izleyicisi 20. yüzyılın başlarında, Avrupadan turneye gelen gruplar sayesinde klasik bale ile tanıştı. İlk Amerikan bale grubu 1930lu yıllarda, bale tutkunu Lincoln Kirstein (1907-1996) çevresinde toplanan dansçı ve koreograflar tarafından kuruldu. Kirstein, 1933 yılında Rus koreograf George Balanchinei (1904-1983) ABDye davet etti. İkisi birlikte Amerikan Bale Okulunu kurdular. Bu okul, 1948 yılında New York City Balesi adını aldı. Bale menajeri ve reklam ajanı Richard Pleasant (1909-1961), hamisi (destekçisi) olan dansçı Lucia Chase (1907-1986) ile beraber 1940ta Amerikanın ikinci büyük bale organizasyonu olan Amerikan Bale Tiyatrosunu kurdu.
Pleasant gibi Amerikada doğmuş yönetmenler repertuarlarına Rus klasiklerini dahil ederken; Balanchine, grubunda, eski repertuarın yerine seçkin müzik parçalarına ve yeni eserlerin klasik üslupla yorumlarına yer veriyordu. O dönemden bu yana Amerikan balesi, hem klasiklerin yeni yorumlarına hem de orijinal eserlere yer vermektedir. Eski yetenekli dansçılardan oluşan koreografların arasında Jerome Robbins (1918-1998), Robert Joffrey (1930-1988), Eliot Feld (1942- ), Arthur Mitchell (1934- ) ve Mikhail Baryshnikov yer (1948) almıştır.
MİMARİ
Amerikanın mimariye en büyük katkısı, meydan okuyan bir tavırla gökyüzüne doğru yükselen ve kapitalist enerjinin simgesi haline gelen gökdelenlerdir. Asansörün icadı ve yeni inşaat teknikleri sayesinde ilk gökdelen 1884 yılında Chicagoda yapıldı. İlk zarif gökdelenlerin çoğu, Amerikanın ilk büyük modern mimarı Louis Sullivan (1856-1924) tarafından tasarlanmıştı. En yetenekli öğrencisi Frank Lloyd Wright idi (1869-1959). Wright, hayatının büyük bölümünü geniş dış alanların içinde yer alan müstakil evler ve bunlarla uyumlu mobilyalar tasarlamakla geçirdi. Ancak yine de en ünlü eseri, kamuya ait bir mekân olan, New Yorktaki Guggenheim Müzesidir.
2. Dünya Savaşından önce ABDye göç eden Avrupalı mimarlar, daha sonra egemen tarz hale gelen Uluslararası Stili (International Style) başlattılar. Bunların arasında en etkin olanlar, Ludwig Mies Van de Rohe (1886-1969) ile Walter Gropius (1883-1969). Her ikisi de Almanyanın ünlü tasarım okulu Bauhausun eski başkanıydı. İnşa ettikleri, geometrik formları temel alan binaları, hem Amerikan şirketlerinin simgesi olarak yüceltildi hem de cam kutular olmakla eleştirildi.
Onlara tepki olarak, Michael Graves (1945-) gibi genç mimarlar sert hatlı, kutuya benzeyen yapılar bırakıp, tarihi mimari tarzları hatırlatan, dikkat çekici hatlar taşıyan cesur döşenmiş postmodern binalar inşa ettiler.
GÖRSEL SANATLAR
Amerikanın ilk ünlü resim okulu Hudson River School- 1820de kuruldu. Müzik ve edebiyat gibi, resmin gelişimi de, sanatçılar, Yeni Dünyanın kendine özgü temalara sahip olduğunu fark edene kadar gecikmişti. Yerleşim alanları batıya doğru genişledikçe, sınır boyu manzaralarının sonsuzluğu ressamların ilgisini çekmeye başladı.
Hudson River ressamlarının görsel sadeliği, Winslow Homer (1836-1910) gibi kendilerinden sonra gelen sanatçıları da etkiledi. Homer, denizi, dağları ve bölgede oturan insanları resmetti. Orta sınıf şehirli yaşamı, ifadesini Thomas Eakinsde buldu (1844-1916). Eakins, uzlaşmaz bir gerçekçiydi. Resimlerindeki cesur çizgiler, asillerin tercih ettiği romantik duygusal tarzı gündemden düşürmüştü.
Çatışmak, bir süre sonra Amerikan sanatçılarının yaşam tarzı haline geldi. 1900 yılından bu yana Amerikan resim ve heykel tarihi, geleneklere baş kaldıran sanatçılarla doludur. Robert Henri (1865-1929) Sanatsal değerlerin canı cehenneme demişti. Başını çektiği gruptaki sanatçılar, şehir hayatının sefaletini çizdiği için eleştirmenlerin onlara Kül Kovası adını vermişti. Kısa süre sonra Kül Kovası sanatçıları, yerlerini Avrupadan gelen modern sanatçılara - kübistler, soyut ressamlar- bıraktı. bu gruba fotoğraf sanatçısı Alfred Stieglitz (1864-1946) destek oldu ve New York Cityde kendisine ait olan Gallery 291de onlara yer verdi.
2. Dünya Savaşını izleyen yıllarda bir grup genç sanatçı, yabancıların etkisinden sıyrılmak için ilk yerli Amerikan hareketini başlattı: Soyut ekspresyonizm. Bu hareketin başını çekenler arasında Jackson Pollock (1912-1956), Willem de Kooning (1904-1997) ve Mark Rothko (1903-1970) bulunuyordu. Soyut ekspresyonistler, alışılmış kompozisyonları ve somut cisimleri çizmeyi bıraktılar. Onun yerine, boyanın tuval üzerindeki ifadesine ve renk hareketlerine yer verdiler.
Bir sonraki kuşak sanatçıları, farklı bir soyutlama yöntemi uyguladı. Karma Medya çalışmaları yaptılar. Bunlar arasında, Robert Rauschenberg (1925- ) ve Jasper Johns (1930- ) bulunuyordu. Kompozisyonlarında fotoğraf, gazete küpürleri ve çöpe atılmış objeleri kullanıyorlardı. Andy Warhol (1930-1987), Larry Rivers (1923- ) ve Roy Lichtenstein (1923- ) gibi pop sanatçıları, gündelik objeleri ve Amerikan kültürünün simgelerini - Coca Cola şişeleri, çorba konservesi kutuları, karikatürler- hiciv sanatını da kullanarak yeniden yarattılar.
Amerikan sanatçıları bugün, kendilerini belli bir sanat ekolü, stili ya da tek bir araçla (medyayla) sınırlamaktan kaçınmaktadırlar. Bir sahne gösterisi, elle yazılmış bir manifesto, Batı çöllerine çizilen büyük boyutlu bir resim ya da Vietnamda ölen askerlerin isimlerinin kazındığı kasvetli mermer paneller de sanat eseri olabiliyordu. Amerikalılar, 20. yüzyıl dünya sanatına mizahı kazandırmış ve her yeni yapıtın amacının, yüzyıllardır süregelen sanatın tanımı tartışmalarına katkıda bulunmak olduğunu göstermişlerdir.
EDEBİYAT
Amerikan edebiyatının ilk ürünleri, Avrupaya ait biçim ve tarzların türevi ve yeni bir bölgeye uyarlanmasıydı. Örneğin, Charles Brockden Brownun (1771-1810), Wieland gibi romanları, İngilteredeki Gotik eserlerin birer taklidiydi. Washington Irvingin (1783-1859), Yeni Dünyada geçen Rip Van Winkle, The Legend of Sleepy Hollow gibi ünlü romanlarında bile Avrupa ortamını gözlemek mümkündür.
Yeni şiir ve roman dalında ilk cesur ürünler veren Amerikalı edebiyatçı, Edgar Allan Poe (1809-1849) idi. Poe, 1835 yılında kısa öyküler yazmaya başladı. The Masque of the Red Death, The Pit and the Pendulum, The Fall of the House of Usher ve The Murders in the Rue Morgue (Morg Sokağı cinayetleri)-. Öykülerinde, insan psikolojisinin gizli kalmış yanlarını araştırarak, fantazi ve sır unsurlarının sınırlarını zorluyordu.
1837de genç Nathaniel Hawthorne (1804-1864) onun öykülerini Twice-Told Stories adı altında toplayarak sembolizm ve esrarengiz olaylar yüklü bir eser ortaya çıkardı. Hawthorne romantik eserler yazıyordu. Bunlar, suç, gurur ve duygusal baskı gibi New Englandda gözlediği temaları dile getiren sözde-alegorik romanlardı. Başyapıtı olan The Scarlett Letter, zina yaptığı için toplumdan dışlanan bir kadının acı öyküsüdür.
Hawthorneun romanları, arkadaşı Herman Melvillei (1819-1891) çok etkilemişti. İlk başlarda Melville, yaptığı deniz yolculuklardan yarattığı egzotik romanlarla adını duyurmuştu. Sonra, Hawthornedan esinlenerek felsefi tartışmalar içeren romanlar yazmaya başladı. Ünlü kitabı Moby Dick, balina avı olarak başlayan bir yolculuğun, saplantılar, kötülük kavramı ve insanın bunlarla mücadelesini sorgulayan bir sürece dönüşümünü anlatır. Bir başka kısa romanı olan Billy Buddda ise Melville bize, savaş sırasın bir gemideki, görev zorunlulukları ile merhamet duygusunun çatışmasını aktarmıştır. Daha derin incelemeler içeren kitapları çok satmadı ve ölümünden sonra unutuldu. Melville, 20. yüzyılın ilk dönemlerinde yeniden keşfedildi.
1836 yılında eski bir rahip olan Ralph Waldo Emerson (1803-1882), Nature adlı çarpıcı bir inceleme yayınladı. Doğayı inceleyip onunla uyumlu hareket edilirse, örgütlü dinlere gerek kalmadan, yüksek bir ruhsal düzeye ulaşmanın mümkün olduğunu savunuyordu. Bu fikir, sadece çevresinde toplanan ve Transandantalizm Hareketini oluşturan yazarları değil, vaazlarını dinleyen halkı da etkilemişti.
Emersonun en yetenekli takipçisi kararlı bir nonkonformist olan Henry David Thoreau (1817-1862) idi. 2 yıl boyunca, bir korulukta, göl kıyısındaki bir kulübede tek başına yaşadıktan sonra Waldeni yazdı. Örgütlü toplumun müdahalesine ve yaptırımlarına başkaldırmayı savunan uzun bir incelemeydi. Radikal yazıları, Amerikan karakterindeki, kökleri derinlere dayanan bireyciliğin ifadesidir.
Mark Twain (asıl adı Samuel Clemens 1835-1910). Doğu Kıyısından uzakta (sınır eyaleti Missouride) doğmuş olan ilk büyük Amerikalı yazardır. Başyapıtları olan, Life on Mississippi adlı biyografisi, Huckleberry Finnin Maceraları gibi romanları 2. bölümde anlatılmıştır. Twainin, gazeteciliğin etkilerini taşıyan, yerel deyimlerin ve argonun kullanıldığı, süslemeden uzak biraz da saygısız mizahi tarzı Amerikan yazarlarının kullandığı dilin değişmesine sebep oldu. Onun karakterleri gerçek insanlar gibi konuşuyor, gerçek Amerikalı gibi yerel lehçeler kullanıyor, yeni sözcükler üretiyor, aksanlı konuşuyorlardı.
Henry James (1843-1916) Eski Dünya-Yeni Dünya ikilemiyle, doğrudan bu konu hakkında yazarak yüzleşmeyi seçti. New York Cityde doğmuş olmasına karşın yetişkinlik yıllarının çoğunu İngilterede geçirmişti. Romanlarının çoğu Avrupada yolculuk eden ya da orada yaşayan Amerikalıları anlatır. Jamesın karmaşık, nitelikli cümleleri ve parçalanmış duygusal ayrıntılar okuyucu için ürkütücü olabilmektedir. Okunması daha kolay olan kitaplarından Daisy Miller, Avrupada, büyü yeteneğine sahip bir Amerikalı kızı anlatır. The Turn of the Screw ise esrarlı bir hayalet öyküsüdür.
Amerikanın iki büyük 19. yüzyıl şairi de aynı tarzı ve coşkuyu benimsemişti. Walt Whitman (1819-1892) Bir gezgindi. İşçilik yapmıştı. Ve Amerikan İç Savaşında (1861-1865) gönüllü hastabakıcı olarak görev yapmıştı. Yenilikçi bir şairdi. En büyük eseri Leaves of Grassta her biri farklı uzunlukta satırlardan oluşan serbest mısralarla, Amerikan demokrasisinin geniş kapsamlılığını tasvir etmişti. Bu temayı daha da ileri götürüp, bencillik izlenimi vermeden kendi içinde de erçekleştirmiştir. Örneğin, Leaves of Grass adlı eserindeki uzun şiiri Song of Myselfde Walt Whitman şöyle yazmıştır: Bunlar dünyanın her yerinde yaşayan her yaştan insanın düşünceleridir. Bana özgü değildir.
Öte yandan Emily Dickinson (1830-1886) evlenmemiş asil bir kadın olarak Massachusettsde küçük bir şehirde kapalı bir hayat yaşamıştı. Klasik yapı içinde yazılmış, deha ve zekâ ürünü olan zarif şiirleri psikolojik derinliğe sahipti. Kendi dönemi için sıradışıydı. Ve yaşadığı dönemde pek azı yayımlandı.
Şiirlerinin çoğu ölümünden sonra ortaya çıktı ve ne yazık ki yanlış yorumlandı. Şiirlerinden biri Ölmek için duramazdım. Bu yüzden o durup beni bekledi diye başlıyordu. Bir diğerinde ise, erkek egemen toplumda, tanınmayan bir kadın şair olma konumunu hicvediyordu: Ben hiç kimseyim. Sen kimsin? Sen de mi hiç kimsesin?
20. yüzyılın başlarında Amerikalı yazarlar, romanın sınırlarını, toplumun en alt ve en üst seviyelerini kapsayacak şekilde genişletmişlerdi. Edith Wharton (1862-1937) öykülerinde ve romanlarında, içine doğduğu Doğu kıyısı kesimini yani üst sınıfı irdeliyordu. Ünlü kitaplarından biri olan The Age of Innocenceda (Masumiyet Çağı), kendi sınıfına ait olmayan çekici biri yerine, sosyal çevrede onaylanan bir kadınla evlenmeyi seçen bir erkeği anlatır. Yine aynı dönemde, İç Savaşı anlatan The Red Badge of Courage adlı romanıyla tanınan Stephen Crane (1871-1900) ise, Maggie: A Girl of the Streets adlı kitabında New York City fahişelerini tasvir ediyordu. Theodore Dreiser (1871-1945) de Sister Carrie adlı romanında, Chicagoya gelerek bir erkeğin metresi olan bir kasaba kızını anlatıyordu.
Tarz ve biçim denemeleri, sonraları diğer yeni özgür akımlarla birleşti. O dönemde sürgün yaşayan Gertrude Stein (1874-1946), Three Lives adlı eserini 1909da Pariste yayımladı. Kübizm, caz, ve diğer çağdaş sanat ve müzik hareketlerinden esinlenerek yazılmış bir çalışmaydı.
Şair Ezra Pound (1885-1972) Idahoda doğmuş ama hayatının çoğunu Avrupada geçirmişti. Karmaşık, bazen de karanlık olan yapıtları, hem Doğuya hem de Batıya ait diğer sanat dallarına ve edebiyata göndermeler içerir. Pound başka şairlere de ilham kaynağı olmuştur. Özellikle kendisi gibi sürgün olan T.S. Elliota (188-1965). Elliot, yoğun bir simgesel yapıdan oluşan ussal, serbest şiirler yazmıştır. The Waste Land adlı kitabı 1. Dünya Savaşı sonrası toplumununun solgun yüzünü, kesik kesik kabus imgeleri kullanarak dile getirmiştir. Pound gibi Elliotun şiiri de göndermelerle doludur. Hatta The Waste Landin bazı baskılarına şairin kendisi tarafından dipnotlar eklenmiştir. Elliot, 1948 yılında Edebiyat dalında Nobel Ödülü aldı.
Amerikan yazarları savaş sonrası toplumda yaşanan düş kırıklığını da dile getirmişlerdir. F. Scott Fitzgerald (1896-1940) eserlerinde 1920lerin huzursuz, zevke susamış, cüretkar havasını yakalamıştı. Fitzgeraldın The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) adlı romanında da ortaya koyduğu ana tema, gençlerin, büyük hayallerinin sonunda varılan düş kırıklığı ve başarısızlıktı.
Ernset Hemingway (1899-1961)1. Dünya Savaşında ambülans şöförlüğü yapmış, şiddete ve ölüme bizzat tanık olmuştu. Gördüğü anlamsız katliamlardan sonra soyut bir edebi dilin boş ve yanıltıcı olduğuna karar verdi. Gereksiz sözcükleri kullanmayı bıraktı, cümle yapısını sadeleştirdi ve somut olaylara ve objelere odaklandı. Cesaretin, ancak baskı altındayken güçlendiğini savunuyordu. Kitaplarındaki kahramanlar güçlü, sessiz ve kadınlarla ilişkilerinde başarısız kişilerdi. The Sun Also Rises ve A Farewell to Arms en iyi romanları kabul edilir. 1954 yılında Nobel Ödülünü kazanmıştır.
Romanın yanısıra 1920li yıllar drama dalında da verimliydi. Eugene ONeillden (1888-1953) önce önemli bir oyun yazarı yoktu. 1936 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanan ONeill, insanın iç dünyasını keşfetmek için, klasik mitoloji, İncil ve psikolojiden yararlanıyordu. Cinsellik ve aile kavgalarıyla ilgili cesur kitaplar yazdı. Ama asıl konusu, bireylerin kimlik arayışıydı. En ünlü çalışması Long Days Journey Into Night, kendi ailesinden yola çıkarak yazdığı, küçük bir toplulukta geçen ama içeriği geniş, sarsıcı ve sinir bozucu bir oyundu.
Bir başka Amerikan özgün oyun yazarı ise Tennessee Williamsdır(1911-1983). Güneyli birikimini, şiirsel ama aykırı oyunlarında ifade etmiştir. Genelde, kaba bir çevrede kapana kısılmış duyarlı kadınları anlatıyordu. Oyunlarının çoğu filme alınmıştır. Bunlar arasında A Streetcar Named Desire(İhtiras Tramvayı) ve Cat on a Hot Tin Roofu (Kızgın Damdaki Kedi) sayabiliriz.
Hemingwayden 5 yıl önce bir başka Amerikalı romancı daha Nobel Ödülü almıştı. William Faulkner (1897-1962). Faulkner, kendi yarattığı ve Yoknapatawpha adını koyduğu Mississippideki hayali bölgede olağanüstü bir insancıllığı dile getirmişti. Onun kahramanları, iç dünyalarını, önceden belirlenmemiş repliklerle, kopuk kopuk ifadelerle dile getiriyordu. Buna Bilinç Akışı tekniği deniyordu. (Aslında bu bölümler titiz bir çalışmanın ürünüdür, verilen raslantısalmış gibi izlenimi yanıltıcıdır). Geçmişin, -Güneydeki kölelik dönemi- bugün hâlâ yaşandığını göstermek için, zaman kesitlerini karışık kullanmıştır. Büyük yapıtları arasında The Sound and the Fury, Absalom! Absalom!, Go Down, Moses ve The Unvanquished i sayabiliriz.
Faulkner, Güney Edebiyatındaki Rönesansın bir parçasıydı. Bu hareketin içinde Truman Capote (1924-1984) ve Flannery OConnor (1925-1964) da yer alıyordu. Capote, genellikle kısa öyküler, kurgu ya da kurgu olmayan eserler verdi. Ancak başyapıtı In Cold Blooddı. Gerçek bir olaya dayanan bu eserde, bir dizi cinayet ve sonuçları, psikolojik incelemelerden yararlanan bir romancı gözüyle ama düz bir dille anlatılmaktadır. Roman dışı yazım tarzı kullanan diğer yazarlar ise, Norman Mailer (1923- ) ile Tom Wolfedur (1931- ). Mailer, Armies of the Nightda, Pentagona yapılan savaş karşıtı yürüyüşü, Wolfe da The Right Stuffda Amerikalı astronotları anlatmıştı.
Flannery OConnor Katolikti. Ve doğduğu yer olan Güneyde, Protestan ortamında dışlanmıştı. Onun kahramanları, Tanrı ve Şeytan saplantısı içindeki Protestan köktendincilerdi (fundamentalistler). OConnor trajikomik öyküleriyle tanmıştır.
1920lerde New York Citynin kenar mahallesi Harlemde zenci sanatçılar ortaya çıktı. Harlem Rönesansı denilen bu dönem, Langston Hughes (1902-1967), Countee Cullen (1903-1946) ve Claude McKay (1889-1948) gibi şairler yarattı. Romancı Zora Neale Hurston (1903-1960), yazma yeteneğini Antropoloji bilgisiyle bütünleştirip kaynağını Afrikalı-Amerikan sözlü geleneğinden alan etkileyici öyküler yazdı. Açık renk tenli Afrikalı-Amerikan bir kadının hayatını ve evliliklerini anlatan Their Eyes Were Watching God gibi romanlarıyla kendinden sonraki zenci kadın yazarlara esin kaynağı oldu.
2. Dünya Savaşından sonra farklı görüşlerin toplumda kabul görmeye başlaması, zenci yazarları, Amerikan Edebiyatının merkezine yerleştirdi. James Baldwin (1924-1987), Giovannis Room adlı eserinde ırkçılığı aşağılayarak cinsel tercihini açıkça ortaya koydu. Invisible Man adlı eserinde, Ralph Ellison (1914-1994) zencilerin Afrikalı-Amerikalıların toplumdaki zor durumuna değinmişti. Siyah ırk insanları, ne yaparlarsa yapsınlar, beyazların onları görmezden gelmesini sağlayamıyorlardı. Bu, çağdaş dünyanın en geniş kimlik arayışı temasıydı.
1950lerde Batı Kıyısında yeni bir edebiyat akımı doğdu. Bu, Beat Kuşağının şiiri ve romanıydı. Beat sözcüğü, hem caz müziğinin ritmine, hem savaş sonrası toplumun çürümüşlüğüne, içki ve uyuşturucu yardımıyla yeni biçim arayışlarına hem de Doğu Mistisizmine gönderme yapıyordu. Howl adlı yapıtıyla sosyal başkaldırıyı doruğa ulaştıran şair Allen Ginsberg (1926-1997) bu coşkulu harekete damgasını vurdu. Whitman tarzı bu eser güçlü bir mısra ile başlıyordu: Kuşağımın en müthiş beyinlerinin delilikle yokolduğunu gördüm. Jack Kerouac (1922-1969), On the Road adlı dönem kitabında Beat akımının kaygısız, hazcı yaşam tarzını yüceltiyordu.
Irving ve Hawthornedan günümüze kadar, Amerikan Edebiyatında en sevilen tarz, kısa öyküler olmuştur. 20. yüzyıl öykü ustalarından John Cheever (1912-1982), Edebiyat Dünyasına Amerikan yaşamının bir başka yüzünü daha kazandırdı: Büyük kentlerin çevresinde oluşan kenar mahalleler. Cheever, aydın kesime hitap eden mizahi yaklaşımıyla tanınan The New Yorker adlı derginin ortaklarından biriydi.
Halen geçerlikte olan edebiyat akımları üzerinde konuşmak tehlikeli olmakla birlikte, azınlık gruplarından gelen yeni romancılar dikkat çekmektedir diyebiliriz. Birkaç örnek: Amerikalı yazar Leslie Marmon Silko (1948- ) günlük dili kullanarak geleneksel öyküler anlatmakta ve In Cold Storm Light gibi lirik şiirler yazmaktadır. Çin kökenli Amy Tan (1952- ), The Joy Luck Club da ailesinin Californiaya ilk geldikleri dönemde verdiği mücadeleyi anlatmayı seçmiş. Küba kökenli Oscar Hijuelos (1951- ) Mambo Kings Play Songs of Love adlı romanıyla 1991 yılında Pulitzer Ödülünü aldı. Edmund White (1940- ),A Boys Own Story ile başlayan bir dizi romanıyla sayıları giderek artan Amerikan eşcinsellerinin yaşadığı acıları ve durumlarının gülünçlüğü anlatıyor. Afrikalı Amerikan kadınlar da son dönemin güçlü romanlarına imza attılar. Belovedın yanısıra pekçok eserin yazarı Toni Morrison (1931- ) Nobel Edebiyat Ödülünü (1993) aldı. Morrison, Nobel Ödülü'ne layık görülen 2. kadın Amerikalıdır. |
İki önemli kaynak arasındaki çelişki, Amerikada sanatın gelişimine damgasını vurmuştur. Bunlardan biri Avrupanın üst düzey, incelmiş zevki, diğeri ise yerel özgünlüktür. Halen geçerlikte olan edebiyat akımları üzerinde konuşmak tehlikeli olmakla birlikte, azınlık gruplarından gelen yeni romancılar dikkat çekmektedir diyebiliriz. |