Bayramlar
|
Bölüm - 11 POPÜLER KÜLTÜR İHRACI Beyzbol, basketbol, sinema filmleri, jazz, rock, ve country müziği
Fotoğraf: Gene Sweeny, The Baltimore Sun
Mickey Mouse, Babe Ruth, screwball komedisi, G.I. Joe, blues, The Simpsons, Michael Jackson, Dallas Kovboyları, Gone with The Wind (Rüzgar Gibi Geçti), Dream Team (Rüya Takımı), Indiana Jones, Catch-22 - Amerikan spor ve eğlence hayatından alınan bu adlar, tarzlar ve deyimler diğer Amerikan ürünlerine katılıp artık yerküreyi dolaşmıştır. İyi ya da kötü, artık her ülke iki ayrı kültüre sahip: Biri kendi kültürü, diğeri ise spor, sinema, televizyon programları ve müzik alanlarında, yüksek enerjisi ve geniş bir kitleye hitap etmesi ile belirginleşen Amerika kültürü.
Bu bölümde Amerikanın dünya eğlence sektörüne yaptığı beyzbol, basketbol, sinema filmleri ve jazz, rock, country müzikleri gibi özgün katkılar ele alınacaktır.
BEYZBOL
Amerikalılarda en fazla nostalji uyandıran spor dalı kuşkusuz beyzboldur. Birçok Amerikalı bu oyunu (ya da bir benzeri olan Softballu) çocukken oynamıştır ve bu yaygınlık yüzünden Beyzbol ulusal hobi olarak da anılır. Ayrıca demokratik bir oyundur, çünkü futbol ve basketbolun aksine beyzbol, ortalama boyu ve ağırlığı olan insanlar tarafından da oynanabilir.
Beyzbol, Amerikan İç Savaşı (1861-1865) öncesinde, boş arsalarda oynanan rounders denilen basit bir oyun olarak ortaya çıkmıştır. Oyunun ilk şampiyonları İngilteredeki Kriket modelini örnek alarak kuralları geliştirmiş ve beyzbolu daha çok beceri ve zeka gerektiren saygın bir oyun haline getirmişlerdir. Beyzbola asıl değer kazandıran gelişme, skorlar ve kırılan rekorların takip edilmesiyle olmuştur. John Thornun Beyzbol Ansiklopedisinde belirttiği gibi Günümüzde, rekorsuz bir beyzbol düşünmek mümkün değildir. Büyük ihtimalle Amerikalıların çoğu Mark McGwireın 1998 yılında 70 home run ile, Roger Marisin 1961deki 61lik rekorunu kırdığını bilir ama Ronald Reaganın 1984 yılında (başkan seçmenleri kurulunda) 525 oy alarak Başkan seçildiğinde, Franklin Rooseveltin 1936 yılındaki 523lük rekorunu kırdığını bilmezler.
İlk profesyonel beyzbol ligi 1871de kuruldu. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Amerikadaki büyük kentlerin çoğunun bir profesyonel takımı vardı. Takımlar, Milli Lig ve Amerikan Ligi olarak iki gruba ayrılmıştı. Normal sezon içinde her takım kendi ligindeki takımlarla oynardı. Her ligin şampiyonu o ligin pennantı (flama) olarak bilinirdi ve iki pennant sezon sonunda Dünya Serisinde karşılaşırlardı. Bu iki takım arasında dört karşılaşmayı kazanan (toplam en çok yedi maç sonucunda) o yılın şampiyonu olurdu. Bu sistem günümüzde de devam etmektedir ancak her ligin alt bölümleri vardır ve pennant takımları bölüm şampiyonlarının sezon sonundaki play-off maçları sonunda belirlenir.
Beyzbol 1920lerde Babe Ruthun (1895-1948) New York Yankeese üst üste birkaç dünya serisi galibiyeti kazandırdığı dönemde olgunlaşmaya başlamıştır. Ruth, bu sezonlar boyunca Home Run adı verilen - topun saha dışına atıldığı- başarılı vuruşlarla ülke çapında bir beyzbol kahramanı haline gelmişti. Zaman içinde her takım, kadrosunda çok iyi oyunculara yer vermeye başladı. Sözü edilmeye değer önemli oyunculardan biri de Brooklyn Dodgersda oynayan ve 1947de Amerikada büyük liglerde yer alan ilk zenci olarak da tarihe geçen yetenekli ve cesur atlet Jackie Robinsondı (1919-1972). (Robinsondan önce zenci oyuncular sadece Negro Zenci Liginde beyzbol oynama imkânı bulabiliyorlardı).
1950li yılların başında beyzbol coğrafi açıdan da yayılma gösterdi. Batı şehirleri, takımlarını kurmak için önceleri ya doğudaki takımları cazip tekliflerle çağırıyor ya da uzantı adı verilen takımlar kurarak oyuncu kiralıyorlardı. 1970li yıllara kadar katı anlaşma kuralları yüzünden beyzbol takımı sahipleri bir anlamda oyuncuların da sahibiydi. Günümüzde ise oyuncular belli bir ölçüde özgürdür. Kendi seçtikleri herhangi bir takımda oynayabilirler. Beyzbol yıldızları için yapılan transfer mücadeleleri ve milyonlarca dolara ulaşan teklifler bu durumun sonucudur. Ayrıca oyuncu sendikaları ile kulüp sahipleri arasında çıkan sorunlar bazen maçların aylarca aksamasına sebep olabilmektedir. Eğer beyzbol hem bir spor dalı hem de bir işletme ise, pek çok hoşnutsuz taraftar 20. yüzyılın sonunda, işletme tarafının ağır bastığını düşünmektedir.
Beyzbol, Japonyaya 2. Dünya Savaşı sonrası işgal döneminde Amerikan askerleri tarafından tanıtıldı ve sevildi. 1990lı yıllarda ise Japon oyuncu Hideo Nomo, Los Angeles Dodgers takımında yıldız pitcher olarak görev aldı. Beyzbol aynı zamanda Küba ve diğer Karaib ülkelerinde de yaygın olarak oynanmaktadır. Amerikada beyzbol sıralamasının en yüksek grubu olan büyük liglerde 2003 sezonuna başlayan oyucuların yüzde 27.8i Amerika Birleşik Devletlerinin dışında doğmuş olup Puerto Ricoyu ve 16 yabancı ülkeyi temsil etmektedirler.
BASKETBOL
Çok seyahat etmiş olan başka bir Amerikan oyunu ise basketboldur. Basketbol günümüzde yaklaşık 250 milyon kişinin düzenli, sayısız kişinin de boş zamanlarını değerlendirmek için oynadığı bir oyundur. Bu oyun ilk defa 1891 yılında, Presbiteryen rahip adayı James Naismith (1861-1939) tarafından oynatılmıştır. Naismith, Genç Erkekler Hristiyanlık Birliğine (YMCA) ait Springfield, Massachusettsde bir okulda beden eğitimi dersi vermek üzere görevlendirilmişti. Ders vereceği sınıf çok düzensiz olduğu için Naismithe yeni bir oyun bulup gençleri oyalama talimatı verilmişti. Kış mevsiminde oldukları için dışarıda hava çok soğuktu ve bu yüzden kapalı alanda oynanabilecek bir oyun tercih ediliyordu. Naismith, Kanadada geçirdiği çocukluk yıllarını ve o dönemde oynadıkları taş üstünde ördek adlı bir oyunu hatırladı. Bu oyunda amaç yüksekte duran bir kaya parçasını, küçük taşlar kullanarak düşürmekti. Naismith aynı zamanda rugby oyuncularının kapalı bir spor salonunda topları bir kutunun içine atarak antreman yaptıklarını da hatırlıyordu. Aklına yükseğe bir kutu bağlayıp içine top atma fikri geldi ama karton kutu bulunamayınca şeftali filesi kullandı. Sıçramanın 100 Yılı adlı kitabın yazarı Alexander Wolffa göre Naismith yaklaşık bir saat içinde oyunun kurallarını yazdı. Bu kuralların çoğu hâlâ geçerlidir.
Basketbolun yayılmasının üç temel nedeni vardı: YMCA mezunları çok seyahat ediyorlardı, Naismith oyunun kurallarını herkese anlatıyordu ve kış mevsiminde içerde oynanabilecek basit bir oyuna ihtiyaç vardı. Naismith, bu spora Amerikanın ilk büyük üniversite basketbol coachu (koçu) Forrest Phog Allenı (1885-1974) da kazandırmıştır. Allen, önce Kansas Üniversitesi'nde Naismithin oyuncusuydu. Daha sonra aynı üniversitede 771 oyun boyunca kendisi coach olarak görev aldı. Allenın yıldız oyuncuları arasında profesyonel basketbolun ilk süperstarlarından olan Wilt Chamberlain vardı. Chamberlain 1982 yılında bir maçta 100 sayı atarak rekor bir sonuca imza atmıştı.
İlk profesyonel basketbol ligi 1898 yılında kurulduğunda oyuncular kendi sahalarındaki maçlardan $2.50, deplasmanda ise $1.25 kazanıyorlardı. O dönemden bu yana yüz yıl bile geçmedi ama Washington Bulletın (şimdiki adı Washington Wizards) yıldız oyuncularından Juwan Howard bugün, kendi takımından ve Miami Heatten yedi sezon için 100 milyon doları aşan teklifler alıyor.
Amerikan Basketbol Birliğinde(NBA) bugün birçok yabancı oyuncu vardır. Ancak, Olimpiyatlarda ve uluslararası karşılaşmalarda evlerine dönüp kendi ülkelerini temsil ederler. Amerikan milli takımının 2002 yılındaki Dünya Şampiyonasında 6. sırada yer alması, basketbolun dünya sporu haline geldiğinin tartışılmaz bir göstergesidir.
SİNEMA
Amerikalı film eleştirmeni Pauline Kael, yazılarını topladığı kitabına (1968) Kiss Kiss Bang Bang adını vermişti. Bir İtalyan film posterinden esinlendiği bu ismi açıklarken Kael sinemanın çekiciliğini açıklayan en özlü deyiş bu olsa gerek diyor. (Kitabın adının) Amerikan filmlerinin saf enerjisini özetlediğine şüphe yok.
Sinema, Amerikan icadı olmasa da, bu ülkenin dünya eğlence kültürüne sağladığı en büyük katkılardan biridir. 1900lü yılların başında, sinemanın ilk kurulduğu yılarda özellikle Yahudilerden oluşan birçok göçmen grubu Amerikan film sanayinde iş imkânı bulmuştu. Irkçı önyargılar yüzünden diğer iş gruplarına kabul edilmeyen göçmenler bu yeni gelişen sektöre kendi damgalarını vurmaya başladılar. O dönemde dükkân önlerine kısa film izleme mekânları kuruluyordu. Giriş ücreti bir nickel(5 sent) olduğu için bunlara nickelodeon adı veriliyordu. Birkaç yıl içinde Samuel Goldwyn, Carl Laemmle, Adolph Zukor, Louis B. Mayer, ve - Harry, Albert, Samuel, Jackden oluşan- Warner Kardeşler gibi birkaç müteşebbis göçmen yapımcılık alanına geçti. Ve kısa zamanda yeni bir iş sektörü haline gelen film stüdyosunun önde gelen patronları oldular.
Büyük stüdyolar Los Angeles, Californiadaki Hollywood bölgesinde yer alıyordu. 1. Dünya Savaşı öncesinde Amerikanın çeşitli şehirlerinde film yapılıyordu ama sanayi geliştikçe yapımcılar Güney Californiaya doğru kaymaya başladı. Onları güneye çeken, yıl boyunca çekim imkânı sağlayan ılımlı iklim ile mekân ve manzaraların çeşitliliğiydi.
Birinci Dünya Savaşından sonra Avrupadan başka sinemacılar da gelmeye başladılar: Yönetmenlerden Ernst Lubitsch, Alfred Hitchcock, Fritz Lang ve Jean Renoir; oyunculardan Rudolph Valentino, Marlene Dietrich, Greta Garbo, Ronald Colman ve Charles Boyer. Batıda sesli filmlerin başlamasıyla New York sahnelerinden gelen oyuncuların da katılımı sonucu sinemacılar 20. yüzyılın en çabuk gelişen sanayilerinden birini oluşturmaya başladılar. Sinemanın popülaritesinin en yüksek olduğu 1940lı yılların ortasında stüdyolarda, yılda 400 kadar film çevriliyordu. Haftada 90 milyon kişi bunları izliyordu.
Altın çağı olan 1930 ve 40lı yıllarda Hollywooddan çıkan filmler Henry Fordun montaj bantından çıkan arabalar gibiydi. Hiçbir film diğerine benzemiyordu ama hepsi belli bir formüle göre yapılıyordu: Western, komedi, kara filmler, müzikal, çizgi film, biopic (biyografik film), vb. Yine de her film biraz farklıydı ve araba işçilerinin aksine filmleri yapanların hepsi birer sanatçıydı. To Have and Have Not, (1944) sadece Humphrey Bogart (1899-1957) ile Lauren Bacallı (1924- ) bir araya getiren ilk film olarak değil aynı zamanda ileride Nobel ödülünü kazanacak olan iki kişi tarafından yazılmış olma özelliğini de taşıyordu. Bunlar, filmin esinlendiği aynı adlı kitabın yazarı Ernest Hemingway (1899-1961) ile onu senaryolaştıran William Faulknerdi (1897-1962).
Sinemacılık hâlâ bir işletme olarak görülüyordu ve film şirketleri stüdyo sistemi denilen bir yöntemle para kazanıyorlardı. Büyük stüdyoların düzenli maaş verdikleri oyuncu, yapımcı, yönetmen, senarist, dublör ve teknisyenlerden oluşan binlerce kişilik kadroları vardı. Ayrıca bu şirketlerin, sadece kendi filmlerini gösteren ve daima yeni malzemeye ihtiyaç duyan ülke çapında yüzlerce sineması mevcuttu.
Asıl şaşırtıcı olan ise, böylesine kısıtlı olanaklardan inanılmaz derecede nitelikli filmlerin ortaya çıkmasıydı. Bunun sebeplerinden biri, piyasada çok sayıda film bulunduğu için hepsinin çok satma amacıyla yapılmıyor olmasıydı. Bir stüdyo, iyi bir senaryo ve pek tanınmayan aktörlerle orta-bütçeli bir yapım gerçekleştirip zararı göze alabiliyordu. En iyi Amerikan filmi kabul edilen Orson Wellesin yönettiği Citizen Kane (Yurttaş Kane)(1941) de bu tarz bir çalışmaydı. Ya da Howard Hawks (1896-1977) ve Frank Capra (1897-1991) gibi kararlı yönetmenlerin kendi sanatsal görüşlerini uygulamak için stüdyolarla mücadele etmeleri gerekiyordu. Stüdyo sisteminin en başarılı yılı 1939 olmuştur. Wizard of Oz (Oz Büyücüsü), Gone With the Wind (Rüzgâr Gibi Geçti), Stagecoach, Mr Smith Goes to Washington (Bay Smith Washingtonda) (yönt: Capra), Only Angels Have Wings (yönt: Hawks), Ninotchka (yönt: Lubitsch), ve Midnight (Gece Yarısı) gibi klâsikler hep bu yılda çekilmişti.
Stüdyo sistemi 1940ların sonunda iki güç tarafından zorlandı: Film yapımcılığı ile dağıtımının ayıran Federal Anti-Tröst yasası ve televizyonun ortaya çıkışı. Bütçe kaynakları arttığı halde üretilen film sayısı büyük bir düşüş gösterdi. Çünkü Hollywood, izleyicilere televizyonda göremeyecekleri tarzda yapımlar sunmak istiyordu. Bu korkunun Hollywood üzerindeki etkisi devam etti. Buna; oyunculara, stüdyo yöneticilerine ve sözleşmeleri düzenleyen menajerlere verilen yüksek maaşlar da eklenince bugünkü filmler ya çok başarılı oluyor, ya da büyük zarar ediyor. Sonucu belirleyen şey ise, yüksek maliyetli filmlerin halkın zevkine uyup uymamasıdır.
Stüdyolar hala faaldir. Çoğu diğer medya şirketleriyle ortaklık içerisindedir. Ama artık Amerikanın en ilgiye değer filmleri bağımsız yapımlardan oluşuyor. Örneğin Woody Allenın (1935 - ) filmleri bu kategoriye girmektedir. Eleştirmenlerden olumlu puan alan Allen filmleri aynı zamanda kar da getiriyor. Ve iyi oyuncular zaten Allen ile çalışmak istedikleri için yüksek ücret talep etmiyorlar ve filmler ucuza maloluyor. Bu yüzden bazı filmlerin izlenme oranı az da olsa parasal kaybı çok fazla olmuyor. Öte yandan Tom Cruise ya da Arnold Schwarzenegger filmlerinin başlangıç giderleri starlara verilen yaklaşık 10 milyon dolar ile belirleniyor. Diğer harcamalar eklenince rakam birkaç katına çıkıyor. Bu yüzden Hollywood stüdyo yöneticileri filmin izlenme oranı konusunda şansa yer bırakmak istemiyorlar.
POPÜLER MÜZİK
Özgün bir Amerikan tarzı yakalayan ilk popüler müzik bestecisi Stephen Fosterdı (1826-1864). Avrupa müziği ile Afrika kökenli Amerikan müziğinin ritm ve temalarını birleştirerek yaptığı düzenlemeler, Amerikan müziğini biçimlendirmeye devam etmektedir. İrlanda kökenli Foster, Amerikanın güneyinde büyümüştü. Köle müziği ve beyaz oyuncuların zenci makyajıyla kendilerini Afrikalılara benzetip Afrika kökenli şarkılar ve danslar sergiledikleri minstrel gösterilerine tanık olmuştu. Bu tür materyaller Fosterın çok bilinen şarkılarına da esin kaynağı olmuştu. Aralarında Oh! Susanna, Camptown Races, Ring the Banjo, Old Folks at Homeun (ya da çok bilinen ilk mısrası ile: Way Down upon the Swanee River) da bulunduğu bu şarkıları Amerikalılar hâlâ ezbere bilirler.
Filmler ve radyo daha ortada yokken birçok Amerikalı ya kendi başlarına eğleniyordu ya da hatiplerin, sirklerin ve gezgin sahne gösterilerinden oluşan vaudevillein (vodvil) şehre gelmesini bekliyordu. Birçok ünlü Amerikalı gösteri sanatçısı kariyerine vaudeville ile başlamıştı. Örneğin W.C. Fields, Jack Benny, George Burns ve Gracie Allen, Buster Keaton, Sophie Tucker, Fanny Brice, Al Jolson ve The Three Stooges. Ancak halk sürekli yeni şarkılar istiyordu. 19. yüzyılın sonunda, New Yorkta Tin Pan Alley adı verilen bir sokakta yoğunlaşan şirketler müzik yayınları sektörünü yarattı.
Vodvil ve Avrupadan gelen operetta tarzları zamanla Broadway müzikalini - öykünün şarkılı ve danslı diyaloglarla anlatıldığı yeni bir tür- yarattı. Bu türün ilk başarılı ve hala en iyiler arasında yer alan örneği ilk kez 1927de sahnelenen Jerome Kernin Şov Gemisi idi. İlginç olan şudur ki, Şov Gemisi, zenci-beyaz ortak yaşamı üzerine kurulu bir öyküden yola çıkarak, Amerikan müziğindeki zenci etkisini anlatır. Gösterinin ana müzik teması Ol Man River ise bir köle ağıtıdır.
Besteci Irvin Berlin (1888-1989) Tin Pan Alleyden Broadwaye yumuşak bir geçiş yapmıştı. Rus-Yahudi göçmeni olmasına rağmen en ülü Amerikan şarkılarına imza attı. God Bless America, Easter Parade White Christmas, There is no Business like Snow Business ve Cheek to Cheek bunlardan birkaçıdır. Cole Porter (1891-1964) Anything goes My heart belongs to daddy Youre the top I get a kick out of you ve Its De-Lovely gibi şarkılarda kullandığı imalı sözler ve çoşkulu melodilerle Broadway şov şarkılarına ayrı bir incelik katmıştır.
Scott Joplin (1868-1917) ve Eubie Blake (1883-1983) gibi zenci besteciler de kendi kültürel miraslarından esinleniyorlardı. Yazdıkları eserler piyano için ragtime (kesik tempolu müzik) parçaları ve Joplin örneğinde opera tarzındaydı. Joplin ölümünden sonra unutulmuştu ama şarkıları 1970li yıllarda geri döndü. Blake, Shuffle Along adlı bir müzikal besteledi. Zencileri konu alan ve yine zenciler tarafından sahnelenen ilk Broadway müzikaliydi. Blake, 90lı yaşlarına kadar çalışmalarına devam etti. Kaynağını köle şarkılarından alan Blues tarzı ise 1920li ve 30lu yıllarda New Yorkta ve diğer şehirlerde çok tutuluyordu. Bluesun önde gelen isimleri Ma Rainey (1886-1939) ve Bessie Smithdi (c. 1898-1937).
CAZ
W.C. Handynin St Louis Blues adlı şarkısı 20. yüzyılın en çok yorumlanan parçalardan biridir. Bessie Smithin 1925 yılında, Louis Armstrongun (1900-1971) korneti eşliğindeki yorumu en bilinenidir. Üç büyük yetenek yeni müzik tarzında birleşmişti. (Besteci, yorumcu, enstrümantalist). Cazın anlamı tam olarak bilinmemekle beraber seks sözcüğünden türediği kesindir. 20. yüzyılda New Orleansda doğan caz, ragtimeı, köle şarkılarını ve nefesli çalgıları birleştirdi. En temel özelliği esnekliğiydi. Canlı programlarda müzisyenler, bir şarkıyı asla 2 kez aynı şekilde yorumlamazlardı. Notalarda ve sözlerde doğaçlama yapılırdı.
Jelly Roll Morton (1885-1941), Duke Ellington (1899-1974), Louis Armstrong, Benny Goodman (1909-1986), Bix Beiderbecke (1903-1931), Billie Holiday (1915-1959), Ella Fitzgerald (1918-1996) gibi besteci ve yorumcularıyla caz, 1920lerden 1940lı yıllara kadar Amerikan popüler müziğine hakimdi. 1930lu ve 1940lı yıllarda, Glenn Miller ( 1909-1944) ve William Count Basie (1904-1984) gibi şeflerin yönetimindeki büyük orkestralarla icra edilmeye başlandı. 1940lı yılların sonunda be-bop denilen ve daha çok zihne hitap eden enstrümantal caz ilgi görmeye başladı. Bu türün yorumcuları arasında trompetçi Dizzy Gillespie (1917-1993) ve Charlie Parker (1920-1955)i sayabiliriz. Trompetçi Miles Davis (1926-1991) ise, klasik müzik dahil olmak üzere pekçok müzik türünden esinlenmiş ve bu etkileri Sketches from Spain adlı bestesinde birleştirmişti.
ROCK AND ROLL VE COUNTRY
1950li yıllara gelindiğinde caz, büyük kitleler üzerindeki etkisini yitirmeye başladı. Yeni bir pop müzik tarzı olan Rock and Roll ortaya çıktı. Rock and Rollun kaynağı, sert temposu ve tehlikeli şarkı sözleri ile tanınan zenci müziği Rythm & Bluesdu. Zenciler tarafından ve zenciler için yazılıyor olsa da Rythm & Blues, kısa sürede beyaz genç Amerikalılar için, geceleri zenci radyolardan dinleyebilecekleri gizli bir zevk haline geldi. Rythm & Bluesu ortalama dinleyiciye hitap eden bir müzik tarzına dönuştürmek isteyen beyaz müzisyenler bu şarkıları yeniden yorumlamaya (cover) başladılar. Ve şarkıların temposunu düşürüp sözleri düzelttiler. Bu duruma tipik bir örnek, Aint that a shame adlı şarkıdır. Şarkı, 1955 yılında zenci besteci Antoine Fats Dominonun yorumuyla hit olmuş, ama beyaz solist Pat Booneun ballad tarzı düzenlemesiyle daha da popüler hale gelmiştir.
Zamanın ileri görüşlü müzik yapımcıları, zenci enerjisi ile şarkı söyleyebilen çekici bir beyaz erkeğin çok tutulacağını biliyorlardı. Aradıklarını, Güneyli yoksul bir aileden gelen Elvis Presleyde (1935-1977) buldular. Duygusal söyleyiş tarzının yanında Presleyin yakışıklı bir fiziği ve yetişkinler eleştirse de gençlerin rock and roll tarzına çok uygun bulduğu, kalça sallama becerisi vardı. Başlangıçta Presley de zenci şarkılarını yeniden yorumluyordu. Örneğin ilk popüler şarkılarından olan Hound Dog aslında Blues sanatçısı Big Mama Thorntonın bestesiydi. Daha sonra, yeni Rock and Roll bestecilerinin özgün şarkılarını söylemeye başladı.
Ortaya çıkışından birkaç yıl sonra Rock and Roll türü, Amerikan tarzı pop müzik olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Kısa zamanda etkisi Büyük Britanyaya da yayıldı, 1960lı yıllarda Beatles ve Rolling Stones gibi gruplar da ortaya çıkmıştı. Aynı dönemde Rock müziğiyle rekabet eden bir folk tarzı da ortaya çıktı. Bu; Kuzey Carolina ve Batı Virginia dağları arasında kalmış dar bir bölgenin; İskoçya, İngiltere ve İrlanda balladlarını temel alan müziğiydi.
Yine aynı dönemde, şarkılarını akustik gitar ve banjo eşliğinde icra eden The Weavers, Joan Baez, Judy Collins, ve Peter, Paul & Mary gibi şarkıcılar ise Rock müziğine daha düşük teknolojili bir alternatif sunuyorlardı.
Bob Dylan (1941- ) ise, zencilere vatandaşlık haklarının verilmemesi gibi, dönemin toplumsal sorunlarını konu alan çarpıcı şarkılarla folk müziğin ulaştığı kitlenin sınırlarını genişletti. Biri rock ve diğeri katkısız folk müzik hayranı kitle arasındaki saflaşma, Bob Dylanın 1965 Newport Folk Müzik Festivalinde elektronikleştiği (elektronik gitar çaldığı) için yuhalanması sırasında doruğa ulaştı. Dylan bu tavırdan hiç etkilenmedi ve folk müziğini, rockla bütünleştirme yolunda devam etti.
Bu önemli hareket, rock ve folk müziğinin yolunu bugün bile belirlemeye devam etmektedir. Rock tarzının günümüzde hâlâ Amerikada -ve dünyanın birçok yerinde en etkin popüler müzik olmasının temel sebebi, birçok müzik tarzını ve yeni şovmenlik unsurlarını güçlü ritmik yapısına katabilmesidir. Rock müziği ne zaman yaratıcı enerjisini tüketiyormuş gibi görünse, kısa sürede genellikle Afrikalı Amerikalıların ortaya çıkardığı yeni tarzlarla kendini yeniliyor. Bunun son örneğini, ritmik basit melodileri ve kafiyeli-argo sözleriyle 1980lerde yükselen Rapte görmek mümkündür.
Folk müziği gibi country de ABDye İngiltere, İskoçya ve İrlandadan gelmiştir. Country müziği, orijinal biçimiyle, fiddle (keman türü), banjo, gitar ve bas fiddle gibi telli çalgılarla old time tarzında icra edilir. Virginia, Kuzey Carolina ve diğer güney eyaletlerindeki festivallerde hala dinlenmektedir.
Modern country müziği dönemin sorunlarını ele alan özgün şarkılar 1920li yıllarda kırsal bölgelerde yaşayan kitlelerin iş bulmak için şehirlere göçü ile aynı zamana rastlar. Country müziğinin melankolik bir tınısı vardır. Klasik şarkıların çoğu kayıp ve ayrılık konularını ele alır kaybedilen yuvalar, geride bırakılan ebeveynler, yitirilen sevgiler gibi-. Diğer Amerikan popüler müzik biçimleri gibi country de sık sık kendini rock and roll temposuna kaptırır. Bu bağlamda Country Rock başarılı bir bileşimdir. Ancak popülarite açısından country müziği, rocku geriden takip etmektedir. Öte yandan country şarkıcısı Garth Brooks(1962- ) Amerikan müzik tarihinin diğer şarkıcılarından çok daha fazla albüm satmıştır buna Elvis Presley ve Michael Jackson da dahildir.
ELEŞTİRİ
Amerikan kültürünün dünya üzerindeki hakimiyeti bazı kesimleri kızdırmaktadır. Fransızlar, düzenli kampanyalarla dillerini İngilizce kelimelerden arındırmaya çalışırken Kanadalılar da ülkelerindeki Amerikan yayınlarını kısıtlama çabasındadır. Pek çok Amerikalı da programların, medya tarafından en alt düzey standartlara çekilmesinden şikayetçidir.
Yine de ortak standartların her zaman alt düzeyde olması gerekmez ve Amerikalıların, tüm insanlığın ilgisini çekecek eğlence programları sunabilmeleri küçümsenecek bir başarı değildir. Yazar-yapımcı Jon Boorstinin Hollywood Gözü adlı kitabında, filmlerin kitlesel pazar zevkine göre yapılışını savunmak amacıyla söyledikleri Amerikan popüler kültürünün diğer alanları için de geçerlidir: Cahil, açgözlü ve demokratik yaklaşımlarıyla Hollywood film yapımcıları şunu iyi biliyorlar: Hem gurur duyacakları hem de herkesin izlemek isteyeceği bir film yapabilirler. Bunun için gereksiz duyarlıklardan kurtulmaları, ebeveynleri ve kardeşleri, Wall Street avukatları ve kasaba Rotaryenleri, yazarlar, mühendislik öğrencileri, polisler, savaş karşıtları, otomobil yıkayıcıları, ikinci sınıf öğrencileri, uyuşturucu bağımlıları ya da ayrımcılarla ortak yönlerini ortaya çıkarmaları gerekir... Bunlar, sevinç ve hüzün, kızgınlık ve heyecan, acı ve kaybetme duygusu ile aşktır. |
Sinemanın popülaritesinin en yüksek olduğu 1940lı yılların ortasında stüdyolar, yılda 400 kadar film çekiyor, haftada 90 milyon kişi izliyordu. Ortaya çıkışından birkaç yıl sonra Rock and Roll türü, özellikle gençler için Amerikan tarzı pop müzik olma yolunda ilerliyordu. |