AMERİKAN EKONOMİSİNİN ANA HATLARI 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

BÖLÜM I - Giriş: Süreklilik ve Değişiklik

BÖLÜM II - Amerikan Ekonomisi Nasıl İşler?

BÖLÜM III - Amerikan Ekonomisi: Kısa Bir Tarihçe

BÖLÜM IV - Küçük İşletme ve Anonim Şirket

BÖLÜM V - Hisse Senetleri, Mallar ve Borsalar

BÖLÜM VI - Hükümetin Ekonomideki Rolü

BÖLÜM VII - Para ve Maliye Politikası

BÖLÜM VIII - Amerikan Tarımının Değişen Önemi

BÖLÜM IX - Amerika’da Çalışma Yaşamı: İşçilerin Rolü

BÖLÜM X - Dış Ticaret ve Küresel Ekonomi Politikaları

BÖLÜM XI - Son Söz: Ekonominin Ötesinde 

Ekonomik Terimler Sözlüğü

 


BÖLÜM I - GİRİŞ: SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİKLİK


 

Amerika Birleşik Devletleri 21. yüzyıla bugüne kadar olandan daha büyük ve pek çok açıdan daha başarılı bir ekonomiyle girdi. 20. yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı ve bir küresel bunalım atlatmakla kalmadı, yüzyılın ikinci yarısında da Sovyetler Birliği ile arasında 40 yıl süren Soğuk Savaş’tan yüksek enflasyona, büyük işsizliğe ve muazzam federal bütçe açıklarına kadar yayılan sorunlara karşı giriştiği uzun mücadeleden de başarıyla çıktı. Amerıkalılar nihayet 1990’larda bir ekonomik rahatlama dönemi yaşadı; fiyatlarda istikrara kavuşuldu, işsizlik son on yılın en düşük düzeyinde gerçekleşti ve sermaye piyasasında da görülmemiş bir patlama oldu.

 

Amerika’nın gayrı safi milli hasılası - toplam mal ve hizmet üretimi - 1998’de 8,5 trilyon doları aştı. Amerika Birleşik Devletleri dünya nüfusunun yüzde 5’inden azına sahip olmasına karşın, dünya ekonomik üretiminin yüzde 25’inden fazlasını gerçekleştirdi. Dünyanın ikinci en büyük ekonomisine sahip bulunan Japonya, bunun ancak yarısını üretebildi. Ayrıca, Japonya ve diğer dünya ülkeleri 1990’larda ekonomilerindeki yavaş büyüme ile ve başka sorunlarla uğraşırken, Amerikan ekonomisi tarihindeki en uzun ekonomik büyüme dönemini yaşadı. Buna karşın Amerika Birleşik Devletleri, daha önceki dönemlerde olduğu gibi, 21. yüzyılın başlangıcında da çok derin bir ekonomik değişim içindeydi. Bilgi işlemede, telekomünikasyonda ve biyoloji bilimlerinde görülen bir yenilik dalgası Amerikalıların çalışma ve dinlenme biçimlerini büyük ölçüde etkiliyordu. Aynı zamanda, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da komünizmin çökmesi, Batı Avrupa’nın ekonomik gücünün giderek artması, Asya’da güçlü ekonomilerin ortaya çıkması, Latin Amerika’da ve Afrika’da ekonomik olanakların çoğalması ve ticarette ve maliyede küresel birleşmenin yaygınlaşması da yeni fırsatlar ve riskler yarattı. Tüm bu değişiklikler Amerikalıların iş yerlerini nasıl düzenleyeceklerinden hükümetin rolüne kadar herşeyi yeniden gözden geçirmelerine yol açıyordu. Belki de bunun sonucu olarak çok sayıda işçi, konumundan mutlu bulunmakla birlikte, geleceğe güvensizlikle bakıyordu.

 

Ekonomi süregelen bazı uzun vadeli sorunlarla da karşı karşıyaydı. Pek çok Amerikalı ekonomik güvencesini gerçekleştirmiş ve bazıları büyük zenginliğe ulaşmış olmakla birlikte, küçümsenmeyecek bir kesim de - özellikle, evli olmayan anneler ve çocukları - yoksulluk içinde yaşamaya devam ediyordu. Varlıklar arasındaki fark bazı ülkelerdeki kadar büyük olmamakla birlikte pek çoğunda görülenden de fazlaydı. Çevrenin niteliği de bir sorun olmayı sürdürüyordu. Önemli sayıda Amerikalının sağlık sigortası yoktu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan büyük bebek patlaması kuşağının yaşlanması yüzünden 21. yüzyıl başlarında ülkedeki emeklilik ve sağlık sistemlerinin zorlanması bekleniyordu. Küresel ekonomik birleşme pek çok olumlu gelişmenin yanı sıra aksaklıklara da yol açmıştı. Özellikle geleneksel imalat endüstrisi daralmalar yaşamış ve ülke de dış ticaretinde durdurulamayacak gibi görünen büyük bir açıkla karşı karşıya kalmıştı.

 

Amerikan halkı tüm bu olumsuz gelişmeler süresince ekonomik konulara yaklaşımında belirli temel ilkelere bağlı oldu. İlk ve en önemli ilkeye göre, Amerika Birleşik Devletleri bir “piyasa ekonomisi” konumunda kalmalıydı. Amerikalılar neyin üretileceğine ve mallar için ne fiyat isteneceğine hükümet ve güçlü özel çıkar çevreleri tarafından değil, milyonlarca bağımsız alıcının ve satıcının alışverişleri sonucu karar verildiği takdirde ekonominin genelde en iyi biçimde işleyeceğine olan inançlarını sürdürüyorlar. Amerikalılara göre, ancak bir serbest piyasa sistemi içinde fiyatlar malların gerçek değerini en iyi biçimde yansıtır ve böylelikle de ekonomiyi en çok gereksinim duyulan şeylerin üretilmesine yol açacak biçimde yönlendirir.

 

Amerikalılar serbest piyasaların ekonomik etkinliği teşvik edeceğine inanmalarının yanı sıra, politik görüşlerinin de -özellikle bireysel özgürlüğe ve politik pluralizme bağlılıkları ile gereksiz güç birikimlerine muhalefetlerinin - bu yolla ortaya konulabileceğini düşünmektedirler. Hükümet ileri gelenleri gerçekten de 1970’ler, 1980’ler ve 1990’larda havayolu, demiryolu ve kamyon taşımacılığı şirketlerini, bankaları, telefon tekellerini ve hatta elektrik üretim şirketlerini rekabete karşı koruyan mevzuata son vererek serbest piyasa ekonomisine bağlılıklarını yenilediklerini gösterdiler. Ayrıca, diğer ülkeleri de ekonomilerinin piyasa ilkelerine daha çok uymasını sağlayacak reformlar gerçekleştirmeye zorladılar.

 

Bunlara karşın Amerikalıların “serbest teşebbüs”e olan inançları hükümetin önemli bir rol oynamasını engellemedi. Amerikalılar, bazı şirketler piyasa güçlerine karşı koyacak oranda güçlenir gibi görününce, bu şirketleri dağıtması ya da denetlemesi için zaman zaman hükümete yöneldiler. Özel sektörün ihmal ettiği, eğitimden çevrenin korunmasına kadar uzanan konularda hükümete güvendiler. Serbest piyasa ilkelerini savunmalarına karşın, bazan yeni endüstrilerin güçlendirilmesi ve hatta bazan da Amerikan şirketlerinin rekabete karşı korunması için hükümeti kullandılar.

 

Düzenlemeler konusundaki zaman zaman tutarsız yaklaşımın ortaya koyduğu gibi, Amerikalılar çok kez hükümetin ekonomideki rolü üzerinde anlaşamazlar. Hükümet genel anlamda giderek büyüdü ve 1930’lardan 1970’lere kadar ekonomiye daha atak bir biçimde müdahalede bulundu. Buna karşın, 1960’larda ve 1970’lerde çekilen sıkıntılar yüzünden Amerikalılar hükümetin pek çok toplumsal ve ekonomik sorunu çözümleme yeteneğini tartışmaya başladılar. Aralarında yaşlılara emeklilik geliri ve sağlık sigortası sağlayan Sosyal Güvenlik ve Medicare de bulunan belli başlı toplumsal programlar bu yeniden inceleme dönemini atlattı; fakat, federal hükümetin büyümesi 1980’lerde yavaşladı.

 

Amerikalıların pratikliği ve esnekliği, alışık olunmamış biçimde dinamik bir ekonomi yarattı. Değişim - ister refahın artması, ister teknolojik yenilikler yapılması, ister diğer ülkelerle olan ticaretin büyümesi sonucu ortaya çıksın -Amerikan ekonomi tarihinin bir değişmezi oldu. Bu nedenle de, bir zamanlar tarımsal olan ülke günümüzde 100 ve hatta 50 yıl öncesine oranla daha çok kentleşmiş ve banliyölerle dolmuş durumdadır. Hizmetler geleneksel imalat endüstrisine oranla, gittikçe daha çok önem kazandı. Bazı endüstrilerde seri imalat, yerini ürün çeşitliliğine ve sipariş üzerine üretime ağırlık veren daha özel imalata bıraktı. Büyük anonim şirketler birleşti, bölündü ve çeşitli biçimlerde yeniden örgütlendi. 21. yüzyıl ortalarında var olmayan yeni endüstriler ve şirketler ülkenin ekonomik yaşamında temel rol oynamaya başladı. İşverenler eskıye göre daha ender olarak bir aile babası gibi davranmaya başladılar ve işçilerin de daha çok kendilerine güvenmeleri beklenir oldu. Hükümet ve iş çevreleri önde gelenleri ülkenin gelecekteki ekonomik başarısını güvence altına almak amacıyla, çok nitelikli ve esnek bir işgücü geliştirmenin önemini giderek daha çok vurgulamaya başladılar.

 

Bu kitapta, Amerikan ekonomisinin nasıl işlediği incelenmekte ve nasıl bir evrim geçirdiği araştırılmaktadır. 1. ve 2. bölümlerde geniş bir görünüm çizilmekte ve 3. bölümde de modern Amerikan ekonomisinin gelişme tarihi anlatılmaktadır. Bunun ardından, 4. bölümde, küçük işletmelerden modern anonim şirketlere kadar çeşitli teşebbüs türleri tartışılmaktadır. 5. bölümde, menkul kıymetler borsasının ve diğer mali borsaların rolü açıklanmaktadır. Bunu işleyen iki bölümde hükümetin ekonomideki rolü tanımlanmakta; 6. bölümde hükümetin serbest teşebbüsü biçimlendirmekte ve denetlemekte kullandığı çok sayıda yöntem açıklanmakta ve 7. bölümde de hükümetin fiyat istikrarını, büyümeyi ve düşük oranda işsizliği gerçekleştirmek amacıyla ekonomik faaliyetlerin genel akışını nasıl yönetmeye çalıştığı incelenmektedir. 8. bölümde tarım sektörü ve Amerikan tarım politikasının evrimi gözden geçirilmektedir. 9. bölümde, işçilerin Amerikan ekonomisi içindeki değişen rolüne göz atılmaktadır. Son olarak da 10. bölümde, ticaret ve uluslararası ekonomik faaliyetlere ilişkin günümüz Amerikan politikasının gelişmesi tanımlanmaktadır.

 

Bu bölümlerden açıkça anlaşılacağı gibi, Amerika’nın serbest piyasalara olan bağlılığı 21. yüzyıl eşiğinde ayakta kalmış, bir yandan da ekonomisi gelişmesini sürdürmüştür.

 


BÖLÜM II - AMERİKAN  EKONOMİSİ NASIL İŞLER?


 

Her ekonomik sistemde müteşebbisler ve  yöneticiler mal ve hizmet üretmek ve dağıtmak amacıyla doğal kaynakları, emeği ve teknolojiyi bir araya getirirler. Buna karşın, anılan ögelerin düzenlenme ve kullanılma yöntemleri aynı zamanda bir ulusun politik ideallerini ve kültürünü de yansıtır.

  

Çok kez Amerika Birleşik Devletleri’nde “kapitalist” bir ekonomi bulunduğu söylenir. Bir Alman ekonomist ve toplumsal kuramcı olan Karl Marx tarafından 19. yüzyılda ortaya atılan bu tanımlamaya göre, kapitalist sistemde önemli ekonomik kararların çoğunluğu, büyük miktarda paraya ya da sermayeye sahip olan küçük bir grup tarafından alınır. Marx, kapitalist ekonomilerin politik sisteme daha fazla güç tanıyan “sosyalist” düzenlerin karşıtı olduğunu ileri sürmekteydi. Marx ve yandaşlarının inancına göre, kapitalist ekonomilerde güç zengin iş adamlarının elinde toplanmakta ve onlar da temelde karlarını en yüksek düzeye çıkarmaya yönelmekte; buna karşın sosyalist ekonomilerde, olasılıkla daha kapsamlı hükümet kontrolü öne çıkarılmakta ve kardan çok politik amaçlara önem verilmekte, sözgelimi toplumun kaynaklarının daha eşit bir biçimde dağıtılması hedef alınmaktadır. Aşırı biçimde basite indirgenmiş olan bu iki sistemin gerçeğe uyan ögeleri bulunmakla birlikte, bunlar günümüzde daha az geçerlidir. Eğer Marx’ın tanımladığı katışıksız kapitalizm var idiyse bile artık yok olmuştur; çünkü, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve pek çok diğer ülkede hükümetler güç birikimlerini sınırlamak ve kontrolsuz özel ticari çıkarların neden olduğu toplumsal sorunların çoğuna çözüm getirmek amacıyla  ekonomilerine müdahalede bulunmuştur. Bu yüzden, özel teşebbüsün yanı sıra hükümetin de önemli bir rol oynadığı Amerikan ekonomisini “karma” bir sistem olarak tanımlamak daha doğru sayılabilir.

  

Amerikalılar çok kez serbest teşebbüse yönelik inançları ile hükümet yönetimi arasındaki sınırın nereden geçeceği konusunda anlaşamazlarsa da  geliştirdikleri karma ekonomi büyük ölçüde başarılı olmuştur.

  

A.B.D. EKONOMİSİNİN TEMEL ÖGELERİ

 

Bir ülke ekonomik sisteminin ilk ögesi onun doğal kaynaklarıdır.  Amerika Birleşik Devletleri zengin maden kaynaklarına, verimli tarım arazisine ve ılımlı bir iklime sahiptir. Bunlara ek olarak, Atlas Okyanusu’nda, Büyük Okyanus’ta ve Meksika Körfezi’nde uzun kıyıları vardır. Anakaradan kıyılara uzun nehirler akmakta ve A.B.D.-Kanada sınırında bulunan beş büyük göl de (Büyük Göller) ulaştırma için ek olanaklar sağlamaktadır. Anılan yaygın su yolları hem yıllar boyunca ülke ekonomisinin büyümesine yardım etti  hem de Amerika’daki 50 eyaleti tek bir ekonomik birim olarak birbirine bağladı.

 

İkinci öge ise doğal kaynakları mala dönüştüren emektir. Çalışabilecek işçi sayısı ve daha da önemlisi onların üretkenliği bir ekonominin sağlamlığının belirlenmesinde yardımcı olur. Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi boyunca işgücü giderek büyüdü ve bu da neredeyse kesintisiz bir ekonomik büyümeyi besledi. 1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına kadar işçilerin çoğunluğu Avrupa’dan gelen göçmenlerle onların çocukları ve ataları Amerika’ya köle olarak getirilmiş bulunan Afrikalı-Amerikalılardı.  20. yüzyılın başlarında çok sayıda Asyalı Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti ve sonraki yıllarda da Latin Amerikalı göçmenler gelmeye başladı.

 

Amerika Birleşik Devletleri’nde işsizliğin yüksek olduğu bazı dönemler yaşandı ve bazan işgücünün yetersiz kaldığı günler geçtiyse de göçmenler iş olanakların bol bulunduğu zamanlarda gelme eğilimi gösterdiler. Çok kez yerli işçilerden daha düşük ücretler karşılığı çalışmaya hazır bulunmalarına karşın genelde geldikleri ülkelerdekinden çok daha fazla kazanıp refaha kavuştular. Ülke de giderek zenginleşti ve böylelikle daha fazla göçmeni kaldırabilecek düzeye erişti. 

 

Bir ülkenin ekonomik başarısı için  emeğin niteliği de - bireylerin ne kadar yoğun çalışmaya razı ve ne kadar becerili oldukları - en az işçi sayısı kadar önemlidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk günlerinde görülen  sınır bölgeleri yaşantısı çok yoğun çalışmayı gerektiriyordu ve Protestan çalışma ahlakı olarak bilinen nitelik de bu eğilimi güçlendirmişti. Teknik eğitim ile meslek eğitimini de içeren öğretime verilen önem ve denemeye ve değişmeye yönelik istek Amerika’nın ekonomik başarısına ayrıca katkıda bulundu.

 

İşgücünün hareketliliği de Amerikan ekonomisinin değişen koşullara uyum sağlama yeteneği açısından önemli oldu. Doğu Kıyısı’ndaki iş piyasasını göçmenler doldurunca önemli sayıda işçi çok kez ülkenin iç kesimlerinde sürülmeyi bekleyen çiftliklerde çalışmaya gitti. Aynı şekilde 20. yüzyılın ilk yarısında,  Kuzey’deki endüstrileşmiş kentler de Güney çiftliklerinde çalışan siyah Amerikalıları çekti.

  

İşgücünün niteliği önemli bir konu olmayı sürdürmektedir. Günümüzde Amerikalılar, “insan sermayesi”nin pek çok modern ileri teknoloji endüstrisinde başarı sağlamak için bir anahtar olduğunu düşünmektedir. Bunun sonucu olarak,  hükümet ileri gelenleri ve iş çevresi yetkilileri bilgisayar ve telekomünikasyon gibi yeni endüstrilerin gereksinim duyduğu türde kıvrak zekayı ve uyum sağlamaya  yatkın beceriyi işçilere kazandıracak öğretim ve eğitimin önemini vurgulamaktadır.

  

Bunlara karşın, doğal kaynaklar ve emek ekonomik sistemin sadece bir kesimini oluşturmaktadır. Bu kaynaklar elden geldiğince etkin bir biçimde düzenlenmeli ve yönlendirilmelidir. Amerikan ekonomisinde piyasadan gelen  verilere göre çalışan yöneticiler bu işlevi yerine getirirler. Amerika’daki geleneksel yönetim yapısını yukarıdan aşağıya uzayan bir komuta zinciri oluşturur; yetki, tüm işin düzenli ve etkin bir biçimde yürümesini güvence altına alan  yönetim kurulu başkanından başlayıp teşebbüsün çeşitli bölümlerinin eşgüdümünü sağlamakla yükümlü olan daha aşağı düzeydeki yönetim birimlerinden geçer ve fabrikadaki usta başına kadar akar. Çok sayıda iş çeşitli bölümler ve işçiler arasında paylaştırılmıştır. 20. yüzyılın başlarında, Amerika’daki bu uzmanlaşma ya da işbölümünün sistematik çözümlemelere dayanan “bilimsel yönetim”i yansıttığı söylenirdi.

  

Teşebbüslerin pek çoğu bu geleneksel yapı içinde çalışmakla birlikte bazıları da yönetim konusunda değişen görüşler benimsedi. Giderek yoğunlaşan küresel rekabetle karşılaşan Amerikan teşebbüsleri, özellikle, kalifiye işçi çalıştıran ve hızla gelişmek, değişmek ve hatta sipariş üzerine mal üretmek zorunda kalan ileri teknoloji endüstrilerinde daha esnek bir örgüt yapısı oluşturmaya çalışmaktadır. Aşırı hiyerarşinin ve işbölümünün yaratıcılığı önlediği yolundaki inanış her geçen gün daha yoğunlaşmaktadır. Bunun sonucu olarak da pek çok şirket örgüt yapısını “yassıltmış”, yönetici sayısını azaltmış ve birkaç iş dalında birden çalışan ekiplere daha fazla yetki aktarmıştır.  

 

Doğal olarak, yöneticilerin ve ekiplerin birşeyler üretebilmek için bir teşebbüs olarak örgütlenmeleri gereklidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde anonim şirketlerin, yeni bir teşebbüse girişmek için gerekli parayı toplamak ya da mevcut bir teşebbüsü büyütmek konusunda etkili bir araç olduğu kanıtlanmıştır. Anonim şirket, hisse senedi sahibi diye bilinen bir grubun gönüllü olarak oluşturduğu,  karmaşık kurallara ve geleneklere göre yönetilen bir ekonomik teşebbüstür. 

 

Anonim şirketlerin mal ya da hizmet üretebilmek için parasal kaynaklara gereksinimi vardır. Gerekli sermayeyi oluşturmak amacıyla genelde sigorta şirketlerine, bankalara, emekli sandıklarına, bireylere ve diğer yatırımcılara hisse senedi (varlıklarından pay) ya da bono (uzun vadeli borç) satarlar. Özellikle bankalar gibi bazı kurumlar da anonim şirketlere ve diğer teşebbüslere borç verirler. Federal hükümet ve eyalet hükümetleri bu finansman sisteminin güvenliğini ve güvenilirliğini garantilemek ve yatırımcıların sağlıklı karar verebilmelerine yönelik serbest bilgi akışını sağlamak amacıyla ayrıntılı kurallar ve düzenlemeler geliştirmişlerdir. 

 

Gayrı safi milli hasıla (GNP), belirli bir yıl üretilen mal ve hizmet düzeyini belirler. Amerika Birleşik Devletleri’nde GNP düzenli bir biçimde artmış ve 1983’te 3,4 trilyon doların üstündeyken 1998’de yaklaşık 8,5 trilyon dolar olmuştur. Bu veriler ekonominin sağlığını ölçmeye yararsa da, ulusun durumunu her açıdan ölçemez. Gayrı safi milli hasıla bir ekonominin ürettiği mal ve hizmetlerin piyasa değerini gösterir; fakat, bir ulusun yaşam niteliğini ortaya koyamaz. Sözgelimi, bireysel mutluluk ve güvenlik, temiz bir çevre ve sağlık gibi bazı önemli değişkenler tümüyle bu göstergenin dışında kalır.

 

KARMA BİR EKONOMİ: PİYASANIN ROLÜ 

 

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir karma ekonomi olduğu söylenir; çünkü, hem bireysel teşebbüsler hem de hükümet önemli rol oynar. Gerçekten de Amerikan ekonomi tarihindeki en kalıcı tartışmalardan bazıları özel sektörle kamu sektörünün rolleri üzeride odaklanmıştır.

  

Amerikan serbest teşebbüs sistemi bireysel iş sahipliğini öne çıkarır. Ülkede mal ve hizmetlerin en büyük kısmını özel teşebbüs üretir ve toplam ekonomik üretimin üçte ikisi özel kullanım amacıyla bireylere giderken, üçte biri de hükümet ve iş çevreleri tarafından satın alınır. Tüketicinin rolü gerçekten o kadar büyüktür ki zaman zaman ülkede bir “tüketici ekonomisi” bulunduğu ileri sürülür.

  

Bireysel iş sahipliğine verilen bu önem kısmen Amerikalıların kişisel özgürlüğe olan inançlarından kaynaklanmaktadır. Ulus yaratıldığından beri Amerikalılar aşırı hükümet gücünden korkmuşlar ve hükümetin bireyler üzerindeki yetkisini, ekonomik alandaki rolünü de  içermek üzere, sınırlamaya çalışmışlardır. Buna ek olarak Amerikalılar genelde, özel iş sahipliği özelliği taşıyan bir ekonominin, hükümetin iş sahibi olmasını öne çıkaran bir ekonomiden daha etkin çalışacağına inanmaktadırlar.

  

Neden? Amerikalıların inancına göre, ekonomik güçlere müdahale edilmezse, mal ve hizmetlerin fiyatını arz ve talep belirler. Buna karşılık fiyatlar da, iş çevrelerinin neler üretmesi gerektiğini belirler; eğer halk bir malı ekonominin ürettiğinden daha çok miktarda almak isterse o malın fiyatı yükselir. Bu gelişme yeni şirketlerin ya da diğerlerinin dikkatini çeker ve kar sağlama fırsatı sezdikleri için o malı daha çok üretmeye başlarlar. Buna karşılık,  eğer halk bir malı daha az miktarda almak isterse fiyatlar düşer ve rekabete dayanamayan üreticiler ya işlerine son verir ya da başka mallar üretmeye başlar. Bu gibi sistemlere piyasa ekonomisi adı verilir. Bunun aksine sosyalist bir ekonomi, hükümetin daha çok iş  sahibi olması ve merkezi planlama özelliği taşır. Amerikalıların çoğunluğu, vergi gelirlerine bağlı bulunan hükümetlerin fiyat değişmelerine özel sektörün yaptığı  kadar önem vermeyeceklerini ya da piyasa güçlerinin gerektirdiği disiplinin etkisini duymayacaklarını düşündükleri  için, sosyalist ekonomilerin doğal olarak daha verimsiz kalacağına inanırlar.

   

Buna karşın serbest teşebbüs de sınırlamalarla karşı karşıyadır. Amerikalılar, belirli hizmetlerin özel sektöre oranla kamu tarafından daha iyi sağlanacağına her zaman inanmışlardır. Sözgelimi Amerika Birleşik Devletleri’nde hükümet,  yargının, çok sayıda özel okul ve eğitim merkezi bulunmasına karşın öğretimin, karayolu ağının, toplumsal istatistik yayınlarının ve ulusal savunmanın yönetilmesinden birinci derecede sorumludur. Buna ek olarak,  fiyat sisteminin iyi yürümediği durumlarda hükümetin gerekli düzeltmeleri yapmak amacıyla müdahalede bulunması  da istenir. Sözgelimi “doğal tekelleri” düzen altına alır ve piyasa güçlerini bastıracak ölçüde kuvvetlenen diğer işletme gruplaşmalarını denetlemek ya da dağıtmak için antitröst yasaları uygular. Hükümet ayrıca piyasa güçlerinin erişemeyeceği sorunlara da el atar. Özel yaşantılarında sorunlar olması ya da ekonomideki dalgalanmalar nedeniyle işsiz kalmaları  yüzünden sıkıntıya düşen bireylere sosyal yardım ya da işsizlik sigortası olanakları sağlar; yaşlılara ve yoksullara yapılan sağlık yardımlarının büyük kısmını karşılar; hava ve su kirliliğinin azaltılması amacıyla özel endüstriyi denetler; doğal afetler yüzünden kayba uğrayan bireylere düşük faizli borç verir. Hükümet, bunların yanı sıra özel teşebbüsün başa çıkamayacağı kadar masraflı olan uzay araştırmalarında da baş rolü oynamıştır. Bireyler, sadece tüketici olarak yaptıkları seçimlerle değil, ekonomik politikayı şekillendiren yetkililere verdikleri oylarla da bu karma ekonominin yönlendirilmesine yardım ederler. Tüketiciler geçtiğimiz yıllarda,  ürün güvenliğine, belirli endüstriyel uygulamaların çevrede yarattığı tehditlere ve vatandaşların karşılaşmaları olasılığı bulunan belirli sağlık tehlikelerine yönelik endişelerini dile getirdiler; hükümet bunlara yanıt olarak tüketicilerin çıkarlarını güvence altına almak ve sosyal güvenliği geliştirmek amacıyla daireler kurdu. 

 

A.B.D. başka değişimler de geçirdi.  Nüfus ve işgücü dramatik bir biçimde çiftliklerden kentlere, tarlalardan fabrikalara ve, en önemli olarak da,  hizmet endüstrilerine yöneldi. Günümüz ekonomisinde bireysel hizmet ve kamu hizmeti sağlayanların sayısı tarımsal ve mamul mal üretenlerin sayısından çok daha fazladır. İstatistiklere göre, kendi işine sahip olanlar, son yüzyıl boyunca ekonomi karmaşıklaştıkça büyük ölçüde başkaları için çalışma eğilimine girmişlerdir.

 

HÜKÜMETİN EKONOMİDEKİ ROLÜ  

 

Ekonomiye biçim veren kararların büyük çoğunluğu tüketiciler ve üreticiler tarafından alınmakla birlikte, hükümetin A.B.D. ekonomisi üzerinde en az dört alanda büyük etkisi olmaktadır:

 

İstikrar ve Büyüme: Federal hükümet belki de en başta, sürekli büyümeyi, yüksek istihdam düzeyini ve fiyat dengesini sağlamaya çalışarak ekonomik faaliyetin  genel hızını ayarlamaktadır. Harcama ve vergi oranlarını düzenlemek (maliye politikası) ya da para arzını yönetmek ve kredi kullanımını kontrol etmek (para politikası) yoluyla ekonominin büyüme hızını azaltıp çoğaltabilir ve böylelikle de fiyat ve istihdam düzeyini etkileyebilir.

  

1930’ların Büyük Bunalım’ını izleyen yıllarda uzun zaman, ekonomik daralmalar, yani yavaş ekonomik gelişme ve yüksek  işsizlik dönemleri,  en büyük tehdit olarak görüldü. Daralma tehlikesinin en ciddi görüldüğü günlerde hükümet, kendisi büyük ölçüde harcama yaparak ya da tüketicilerin daha çok harcamalarını sağlamak amacıyla vergileri azaltarak ve para arzının hızla artmasını teşvik ederek ekonomiyi güçlendirmeye çalıştı. 1970’lerde özellikle enerji alanındaki fiyatların büyük ölçüde artması güçlü bir enflasyon - fiyat düzeyinde genel yükselme - korkusu  yarattı. Bunun sonucunda hükümet ileri gelenleri, ekonomik daralmayla savaşacakları yerde enflasyonu sınırlamak amacıyla harcamaları kısmaya, vergi kesintilerine direnmeye ve para arzındaki artışları sınırlamaya başladılar.

   

Ekonomide istikrar sağlamaya yönelik en iyi önlemlerin neler olduğu konusundaki görüşler 1960’larla 1990’lar arasında önemli biçimde değişti. Hükümet 1960’larda maliye  politikasına, yani ekonomiyi etkilemek için hükümet gelirleriyle oynamaya büyük ölçüde güveniyordu. Harcamalar ve vergiler Başkan ve Kongre tarafından kontrol edildiği için, seçimle göreve gelen bu yetkililer ekonomiyi yönlendirmede büyük rol oynadılar. Yüksek enflasyon, yaygın işsizlik ve muazzam bütçe açıkları yaşanan bir dönem nedeniyle, genel ekonomik faaliyetlerin hızını düzenlemede maliye politikasının en iyi yöntem olduğu yolundaki güven sarsıldı. Bunun yerine, faiz oranları gibi araçlar kullanarak ülkedeki para arzını kontrol altında tutmaya yönelen para politikaları giderek artan bir önem kazandı. Maliye politikası, Başkan'dan ve Kongre’den büyük ölçüde bağımsız olan ve Federal Rezerv Kurulu adıyla tanınan merkez bankası tarafından yönetilmektedir.  

 

Düzenleme ve Kontrol:A.B.D. federal hükümeti özel teşebbüsü çeşitli biçimlerde düzenler. Düzenleme de iki genel sınıfa ayrılır. Ekonomik düzenlemeyle fiyatların doğrudan ya da dolaylı olarak kontrolü amacı güdülür. Hükümet geleneksel olarak, elektrik üretim şirketleri gibi tekellerin makul oranlardan fazla kar elde etmek için fiyatları yükseltmelerini engellemeye çalışır. Hükümet zaman zaman diğer endüstri alanlarında da ekonomik kontrol uygulamıştır. Büyük Bunalım’ı izleyen yıllarda,  hızla değişen arz ve talep karşısında kontrolsüz biçimde dalgalanma eğilimi gösteren tarımsal mal fiyatlarında istikrar sağlayabilmek amacıyla karmaşık bir yöntem oluşturuldu. Karayolu taşımacılığı şirketleri ve daha sonraları da havayolları gibi bazı teşebbüsler zararlı olacağını düşündükleri fiyat indirimlerine gitmemek için kendiliklerinden hükümet düzenlemesi talebinde bulundular ve bunu elde ettiler.

 

Bir başka ekonomik düzenleme biçimi olan antitröst yasalar uygulanarak da piyasa güçlerinin  sağlamlaştırılmasına ve böylelikle doğrudan düzenleme yapmaya gereksinim kalmamasına çalışılır. Hükümet ve bazan da özel işletmeler, rekabeti gereksiz biçimde sınırlayabilecek uygulamaları ya da şirket birleşmelerini yasaklamak amacıyla antitröst yasalara başvururlar.

 

Hükümet özel şirketleri halkın sağlığını korumak ya da temiz ve sağlıklı bir çevre sağlamak gibi toplumsal amaçlarla da kontrol eder. Sözgelimi A.B.D. Besin Maddeleri ve İlaçlar İdaresi zararlı ilaçları yasaklar;  Mesleksel Tehlikeler ve Sağlık İdaresi işçileri çalışırken karşılaşabilecekleri bedensel zararlara karşı korur; Çevre Koruma İdaresi de su ve hava kirliliğini kontrol amacı güder. Amerikalıların hükümet düzenlemeleri karşısındaki tutumları 20. yüzyılın son otuz yılı içinde büyük ölçüde değişti. 1970’lerin ilk yıllarında politika yapıcıları, ekonomik düzenlemelerin etkin olmayan şirketleri havayolu ve kara taşımacılığı gibi endüstrilerden yararlanan tüketiciler aleyhine koruduğundan gittikçe daha fazla endişe duymaya başladılar. Aynı zamanda teknolojik değişiklikler de daha önceleri doğal tekel oldukları düşünülen telekomünikasyon gibi endüstrilerde yeni rakipler yarattı. Bu gelişmeler de düzenlemeleri gevşetecek bir dizi yasa çıkarılmasına yol açtı.

  

Her iki siyasal partinin liderleri 1970’ler, 1980’ler ve 1990’larda düzenlemelerde genel bir yumuşamaya gidilmesini benimsedilerse de, toplumsal amaçlar sağlamaya yönelik düzenlemeler konusunda daha zayıf bir görüş birliği vardı. Toplumsal amaçlı düzenlemeler Büyük Bunalım’ı ve İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda ve daha sonra da 1960’larda 1970’lerde giderek büyüyen bir önem kazanmıştı. Buna karşın 1980’lerde Ronald Reagan’ın başkanlık yıllarında hükümet düzenlemelerin serbest teşebbüsü engellediğini,  işletme maliyetlerini yükselttiğini ve böylelikle de enflasyonu körüklediğini iddia ederek, işçileri, tüketicileri ve çevreyi korumaya yönelik düzenlemeleri yumuşattı. Yine de pek çok Amerikalı belirli olaylar ya da eğilimlere karşı yakınmayı  sürdürdü ve hükümet, çevre korunmasını da içeren bazı alanlarda yeni düzenlemelere gitmek zorunda kaldı. Bu arada bazı vatandaşlar da seçimle göreve gelen yetkililerin belirli sorunlara yeterli çabukluk ya da güçle yönelmediklerini ileri sürerek mahkemelere başvurdular. Sözgelimi 1990’larda bireyler ve giderek hükümetin kendisi de sigara içmenin sağlığa karşı tehlike oluşturduğu gerekçesiyle tütün şirketleri aleyhine dava açtılar. Uzun vadeli ödemeleri gerektiren büyük bir parasal uzlaşma sonucu sigara içmeyle ilişkili hastalıkların tedavi giderlerini eyaletlerin karşılamasına olanak sağlandı.

 

Doğrudan Hizmet.  Her düzeydeki hükümet pek çok doğrudan hizmet sağlamaktadır [Ç.N.: A.B.D. yönetim sisteminde Federal Hükümet'in altında Eyalet Hükümetleri ve Yerel Hüküğmetler vardır].  Sözgelimi federal hükümet ulusal savunmadan sorumludur; çok kez yeni ürünlerin geliştirilmesine yol açan araştırmaları destekler; uzay araştırmalarını yönetir; işçilerin iş başında beceri sağlamalarını ve iş bulmalarını kolaylaştırmak amacıyla onlara yardımcı olur. Hükümet harcamalarının yerel ve bölgesel ekonomiler ve hatta ekonomik faaliyetlerin genel hızı üzerinde önemli etkileri vardır. Buna karşılık eyalet hükümetleri de pek çok karayolunun yapımından ve bakımından sorumludur. Eyalet,  ilçe ya da kent yönetimleri devlet okullarının finansmanında ve işletilmesinde önde gelen bir rol oynarlar. Yerel hükümetler polis ve itfaiye çalışmalarının baş sorumlusudur. Federal düzeyde alınan kararlar genelde en büyük ekonomik etkiyi taşımakla birlikte yukarıda anılan alanlardaki hükümet harcamaları da yerel ve bölgesel ekonomiler üzerinde etkili olur.1997’de federal hükümetin, eyalet hükümetlerinin ve yerel yönetimlerin toplam harcamaları gayrı safi milli hasılanın yaklaşık yüzde 18’ini oluşturmuştur.

  

Doğrudan Yardım.  Hükümet bunların yanı sıra işletmelere ve bireylere doğrudan çeşitli türde yardım da yapar. Küçük işletmelere düşük faizli borç verir ve teknik yardımda bulunur; üniversitede okumak isteyen öğrencilere de düşük faizli kredi açar. Hükümet destekli teşebbüsler kredi kurumlarının elindeki ipotek belgelerini satın alıp bunları yatırımcılar tarafından alınıp satılabilecek borç senetlerine dönüştürür ve böylelikle konut kredisi verilmesini teşvik eder. Hükümet ayrıca ihracatı da etkin biçimde destekler ve yabancı ülkelerin ithalatı sınırlayıcı ticaret engelleri getirmelerini önlemeye çalışır.

 

Hükümet kendilerine yeterince bakamayan bireylere de destek olur. İşverenlerden alınan bir vergiyle finanse edilen Sosyal Güvenlik programı Amerikalıların büyük bir kesiminin emeklilik gelirlerini sağlar.  Medicare programı sayesinde yaşlıların pek çok tedavi gideri karşılanır. Mediacaid programı da düşük gelirli ailelerin  sağlık giderlerini finanse eder. Çok eyalette hükümet ruh hastalarının ya da önemli bedensel engelleri olan bireylerin bakımı amacıyla kurumlar işletir. Federal hükümet yoksul ailelerin besin maddesi almalarına yardımcı olmak için Yiyecek Pulları çıkarır; federal hükümet ve eyalet hükümetleri çocuklu yoksul ailelere destek amacıyla ortaklaşa sosyal yardım bağışlarında bulunur.  

 

Aralarında Sosyal Güvenlik de bulunan bu programların pek çoğunun kökü, 1933-1945 yılları arasında görev yapmış olan Başkan Franklin D. Doosevelt’in “Yeni Düzen” programlarına kadar uzanır. Roosevelt’in reformlarının anahtarı, yoksulluğa bireysel ahlak bozukluklarının değil toplumsal ve ekonomik nedenlerin yol açtığı inancıydı. Anılan görüş,  kökü New England Püritenizmi’nde yatan genel inancı reddediyordu; bu inanca göre, başarı Tanrı’nın lutfunun, başarısızlıksa Tanrı’nın hoşnutsuzluğunun simgesiydi. Bu yeni görüş Amerikan toplumsal ve ekonomik düşüncesinde önemli bir dönüşüm oluşturuyordu. Buna karşın günümüzde bile, özellikle sosyal yardıma ilişkin belirli sorunlarda yukarıda anılan eski inançların izleri görülebilmektedir. 

 

Aralarında Medicare ve Medicaid’in de bulunduğu, bireylere ve ailelere yönelik  pek çok yardım programına ise 1960’larda Başkan Lyndon Johnson’un (1963-1969) “Yoksullukla Savaş” günlerinde başlandı. Bahis konusu  programların bazıları 1990’larda parasal güçlüklerle karşılaştı ve çeşitli reform önerileri ortaya atıldıysa da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki her iki büyük parti de onları desteklemeyi sürdürdü. Buna karşılık programların muhalifleri,  işsiz ama sağlıklı bireylere sosyal yardım yapmanın onlarda sorunlara çözüm arama isteği  yerine bağımlılık yaratacağını  iddia ettiler. Başkan Bill Clinton (1993-2001) yönetiminde 1996’da onaylanan reform yasaları, sosyal yardım alabilmek için bireylerin çalışmakta olmaları koşulunu getirmekte ve yardım sürelerine de sınırlamalar koymaktadır.  

YOKSULLUK VE EŞİTSİZLİK

 

Amerikalılar ekonomik sistemleriyle gururlanırlar ve onun vatandaşların iyi bir yaşam sağlamaları için fırsat yarattığına inanırlar. Buna karşın,  ülkenin pek çok yöresinde yoksulluğun inatla sürmekte olduğu gerçeği onların bu inancına gölge düşürmektedir. Hükümetin yoksullukla savaş çabaları belirli bir ilerleme sağladıysa da sorunu ortadan kaldıramadı. Aynı şekilde, güçlü bir ekonomik büyüme yaşanan dönemler de yeni iş olanakları yarattı ve yoksulluğu azalttı ama tümüyle yok edemedi.

  

Federal hükümet dört kişilik bir ailenin temel geçimini sağlamak için gerekli asgari bir gelir miktarı saptar. Bunun düzeyi hayat pahalılığına ve ailenin yaşadığı bölgeye bağlı olarak değişebilir. 1998’de yıllık geliri 16.530 doların altında olan dört kişilik bir aile yoksul sayılıyordu.  

 

Yoksulluk sınırının altında yaşayan birey oranı 1959’da yüzde 22,4 iken 1978’de yüzde 11,4’e düştü; ancak, ondan sonra çok dar bir sınır içinde oynadı ve 1998’de yüzde 12,7  olarak gerçekleşti.

  

Kaldı ki toplam oranlar çok daha büyük yoksulluk çekilen yerleşim birimlerini gizlemektedir. 1998’de Afrikalı-Amerikalıların dörtte birinden fazlası (yüzde 26,1) yoksulluk içinde yaşıyordu; bu oran  huzursuzluk yaratacak kadar yüksek olmakla birlikte tüm siyahların yüzde 31’inin yoksul tanımına girdiği 1979’a göre bir ilerleme sayıldı ve 1959’dan beri en düşük yoksulluk oranını oluşturdu. Özellikle evli olmayan annelerin bakmakla yükümlü bulunduğu aileler yoksulluğa maruz kalmaktadır. Kısmen bu gerçeğin sonucu olarak 1997’de yaklaşık beş çocuktan biri (yüzde 18,9) yoksuldu. Yoksulluk oranı Afrikalı-Amerikalı çocuklar arasında yüzde 36,7 ve İspanyol kökenliler arasında da yüzde 34,4’tü.

 

Bazı uzmanlar resmi istatistiklerin yoksulluğu gerçek boyutlarından daha fazla gibi gösterdiğini, çünkü sadece parasal geliri hesaba katıp Besin Pulu, sağlık yardımı ve sosyal konutlar gibi hükümet yardımlarını göz ardı ettiğini ileri sürmektedirler. Buna karşın diğer bazıları da anılan programların bir ailenin tüm beslenme ve sağlık gereksinimlerinin pek azını karşılayabildiğini ve bir sosyal konut açığı bulunduğunu iddia etmektedirler. Bazılarına göre ise gelirleri yoksulluk sınırının üzerinde olan belirli aileler bile iskan, sağlık ve giyim gibi gereksinimlerini karşılamak amacıyla beslenme giderlerini kısmakta ve bu nedenle de açlık çekmektedir. Yine bazı uzmanlar da yoksulluk düzeyindeki bireylerin zaman zaman geçici işlerde ve ekonominin “yeraltı” sektöründe çalışıp para kazandıklarını ve bunların da resmi istatistiklere yansımadığını söylemektedirler.  

 

Ne olursa olsun, Amerikan ekonomik siteminin kazanımları eşit dağıtmadığı açıktır. Washington’da kurulu bir araştırma örgütü olan Ekonomik Politika Enstitüsü’ne göre 1997’de Amerikan ailelerinin en zengin beşte birinin geliri toplam ulusal gelirin yüzde 47,2’sini oluşturmaktaydı. Bunun aksine, en yoksul beşte bir toplam ulusal gelirin sadece yüzde 4,2’sini ve en yoksul yüzde 40 ta yüzde 14’ünü elde etmekteydi.

 

Amerikan ekonomisinin genelde gönençli olmasına  karşılık, eşitsizliğe yönelik endişeler 1980’lerde ve 1990’larda da sürdü. Küresel rekabetin giderek artması sonucu pek çok geleneksel imalat endüstrisi işçisi tehdit altında kaldı ve ücretleri durağanlaştı. Aynı zamanda federal hükümet de düşük gelirli aileleri daha varlıklı olanlara karşı kollayan vergi politikalarından uzaklaştı ve iyi durumda bulunmayanlara yardım amacıyla yürütülen çok sayıda toplumsal programın bütçelerini kıstı. Bu arada daha varlıklı aileler de hızla gelişen sermaye piyasasında sağlanan kazancın pek çoğunu elde ettiler.   

 

1990’ların sonlarına doğru özellikle daha yoksul işçilerin gelirleri artmaya başlayınca, yukarıda belirtilen durumun tersine dönmeye başladığını gösteren belirtiler ortaya çıktı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde yine de bu eğilimin sürüp sürmeyeceğini belirlemek için henüz çok erkendi.  

 

HÜKÜMETİN BÜYÜMESİ 

 

A.B.D. Hükümeti Başkan Franklin Roosevelt yönetiminden başlayarak büyük ölçüde büyüdü. Roosevelt’in Yeni Düzeni’nde, Büyük Bunalım’ın yarattığı işsizliğe ve sıkıntılara son verme çabası nedeniyle pek çok yeni federal program yaratıldı ve var olanların çoğu  da yaygınlaştırıldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında dünyanın en önemli askeri gücü olarak yükselmesi de hükümetin büyümesini besledi. Savaş sonrası dönemde kentsel ve banliyö yerleşim bölgelerinin büyümesi de kamu hizmetlerinin yayılmasına olanak sağladı. Eğitim konusunda daha yaygın beklentilerin başlaması hükümetin okullara ve üniversitelere önemli yatırımlar yapmasına yol açtı. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelere yönelik muazzam bir ulusal baskı 1960’larda yeni kuruluşlar yarattı ve uzay araştırmalarından sağlık konularına kadar yayılan bir alanda büyük kamu yatırımlarına girişilmesini gerektirdi. Çok sayıda Amerikalının 20. yüzyılın başlarında var olmayan sağlık ve emeklilik programlarına gittikçe daha fazla bağımlı duruma gelmeleri de federal harcamaları büyük ölçüde arttırdı. 

 

Pek çok Amerikalının Washington’daki federal hükümetin kontrolsüz ölçüde şiştiğini düşünmelerine karşın istihdam istatistikleri bunun böyle olmadığını göstermektedir. Hükümette çalışanların sayısı büyük ölçüde artmışsa da bu daha çok eyaletlerde ve yerel düzeyde olmuştur.1960-1990 arasında eyalet hükümetlerinde ve yerel yönetimlerde çalışanların sayısı 6,4 milyondan 15,2 milyona yükselirken, federal hükümetteki sivil görevli sayısı 2,4 milyondan sadece 3 milyona çıkmıştır. Federal işgücü azaltmalar sonunda 1998’de 2,7 milyona düşmüş,  fakat eyalet hükümetleri ve yerel yönetimlerin çalıştırdığı görevli sayısı 1998’de yaklaşık 16 milyon olmuş ve anılan azaltma düzeyini çok aşmıştır. (Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam savaşıyla uğraştığı sırada askerde olan Amerikalıların sayısı 1968’de yaklaşık 3,6 milyona erişmiş ve bu sayı 1998’de 1,4 milyona inmiştir.)  

 

Hükümetin sağladığı yaygın hizmetlere yönelik  ödemelerin yapılabilmesi için gittikçe artan vergi yükü, Amerikalıların “büyük hükümet” karşısındaki genel hoşnutsuzluğu ve kamu görevlisi sendikalarının yoğunlaşan gücü nedeniyle 1970’lerde, 1980’lerde ve 1990’larda çok sayıda politika yapıcısı, gerekli hizmetleri sağlayacak en etkin kurumun hükümet olup olmadığını sorgulamaya başladı. Hükümetin belirli görevlerinin özel sektöre devredilmesi yöntemini tanımlamak  için “özelleştirme” deyimi ortaya atıldı ve dünya çapında hızla kabul gördü.

 

Amerika Birleşik Devletleri’nde özelleştirme özellikle belediyelerde ve bölgesel düzeyde görüldü. New York’da New York, California’da Los Angeles, Pennsylvania’da Philadelphia, Texas’da Dallas ve Arizona’da Phoenix gibi büyük A.B.D. kentlerinde, sokak lambalarının onarımından katı atıkların toplanmasına ve bilgi işlemden hapishanelerin yönetilmesine kadar değişen ve önceleri doğrudan belediyelerin kendilerinin yaptıkları pek çok çalışma  özel şirketlere ya da kar amacı gütmeyen diğer kuruluşlara verilmeye başlandı. Bu arada bazı federal kuruluşlar da özel teşebbüs gibi çalışma yolunu seçti; sözgelimi Amerika Birleşik Devletleri Posta Servisi faaliyetlerini yürütmek için genel vergilere değil kendi gelir kaynaklarına başvurur.  

 

Bunlara karşın kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi hala çok çelişkili bir konu oluşturmaktadır. Yandaşları, özelleştirmenin maliyeti düşürdüğü ve özel sektörün üretkenliğini arttırdığı konusunda ısrar ederken, diğerleri aksini savunmakta, müteahhitlerin kar elde etmek istediklerini ve pek de üretken olmadıklarını ileri sürmektedirler. Kamu sektöründeki sendikalar doğal olarak  özelleştirmelerin pek çoğuna hararetle karşı çıkmakta ve müteahhitlerin ihaleyi kazanmak için çok düşük teklif verdikten sonra maliyeti önemli ölçüde arttırdıklarını kanıtlayan belirli örnekler bulunduğunu ileri sürmektedirler. Yandaşları ise, özelleştirme rekabete yol açarsa etkinliğin de artacağını savunmaktadırlar. Belirli durumlarda özelleştirme tehdidi yerel hükümet çalışanlarını daha etkin olmaya bile teşvik edebilir.  

 

Düzenlemelere, hükümet harcamalarına ve sosyal yardım reformuna ilişkin tartışmaların açıkça gösterdiği gibi hükümetin ülke ekonomisindeki uygun rolü, Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığına kavuşmasından 200 yıl sonra bile büyük bir anlaşmazlık konusu olmayı sürdürmektedir.

 


BÖLÜM III - AMERİKAN EKONOMİSİ: KISA BİR TARİHÇE


 

Modern Amerikan ekonomisinin kökleri Avrupalı yerleşimcilerin ekonomik kazanım elde etmeye  çabaladıkları 16., 17. ve 18. yüzyıllara uzanır. Yeni Dünya bundan sonra sınırlı ölçüde başarılı bir koloni ekonomisinden küçük ve bağımsız bir çiftlik ekonomisine ve giderek de çok karmaşık bir endüstri ekonomisine dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri bu evrim sırasında büyümesine ayak uyduracak daha da karmaşık kurumlar geliştirdi. Hükümetin ekonomideki rolü ise her dönemde görülmekle birlikte genelde arttı. 

 

Kuzey Amerika’nın ilk yerleşimcileri Amerika Yerlileriydi. Bu halkın günümüzde Bering Boğazı’nın bulunduğu bölgedeki bir kara köprüsünden geçerek 20.000 yıl önce Asya’dan Amerika’ya geldikleri sanılmaktadır.  (Amerika’ya ilk ayak basan Avrupalı kaşifler Hindistan’a geldiklerini düşündükleri için yanlışlıkla bu halka “Hintliler” demişlerdi.) Bahis konusu yerli halk bazan kabileler ve bazan da kabile konfederasyonları halinde örgütlenmişti. Kendi aralarında ticaret yaptıkları halde diğer kıtalardaki halklarla ve hatta Avrupalı yerleşimciler gelinceye kadar Güney Amerika’daki yerli halkla bile pek az temasları bulunuyordu. Geliştirdikleri ekonomik sistem ise onların topraklarına sonradan yerleşen Avrupalılar tarafından yok edilmiştir. 

 

Amerika’yı ilk “keşfeden”  Avrupalılar Vikingler'di; fakat, 1000 yılında gerçekleşen bu olay büyük ölçüde gözden kaçtı. O günlerde Avrupa toplumunun en büyük kesimi hala tarıma ve toprak mülkiyetine bağlı bulunmaktaydı. Ticaret, Kuzey Amerika’nın daha çok araştırılmasını ve orada yerleşilmesini teşvik edecek oranda önem kazanmamıştı.  

 

İspanya bayrağı altında denizcilik yapan bir İtalyan olan Kristof Kolomb Asya’ya ulaşan bir güneybatı geçidi bulmaya çıktı ve 1492’de bir “Yeni Dünya” keşfetti. Bunu izleyen 100 yıl boyunca Avrupa’dan yola çıkan İngiliz, İspanyol, Portekizli, Hollandalı ve Fransız kaşifler altın, zenginlik, onur ve zafer peşinde Yeni Dünya’ya doğru yelken açtılar.

 

Buna karşın Kuzey Amerika’nın vahşi bölgeleri ilk gelen kaşiflere pek az altın ve ondan da az zafer sunduğu için çoğu orada kalmadı. Kuzey Amerika’ya yerleşenler daha sonraki yıllarda gelenlerdi. Bir grup İngiliz 1607’de, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olacak olan ilk kalıcı yerleşim birimini kurdular. Adı Jamestown olan bu birim günümüzdeki Virginia eyaleti topraklarında bulunuyordu.  

 

KOLONİLEŞTİRME

  

İlk yerleşimcilerin yeni bir vatan aramalarına yol açan çeşitli nedenleri vardı. Massachusetts’e yerleşen “Pilgrim”ler dinsel baskıdan kaçmak isteyen dindar ve soğukkanlı İngilizlerdi. Virginia benzeri diğer kolonilerse temelde ticaret girişimleri olarak kurulmuştu; ancak, çok kez dindarlıkla ticari çıkar el ele yürüyordu.

  

İngiltere’nin daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olacak olan kolonileri kurup yürütmekteki başarısı, büyük ölçüde,  imtiyazlı şirketler kullanmasından kaynaklanıyordu. İmtiyazlı şirketler, ekonomik kazanım peşinde olan ve belki de İngiltere’nin ulusal amaçlarını gerçekleştirmek isteyen hissedar (genellikle tüccarlar ve zengin toprak sahipleri) gruplarıydı. Şirketlerin özel sektör tarafından finanse edilmesine karşılık Kral her projeye ekonomik hakların yanı sıra siyasal yetkiler ve yargı yetkileri tanıyan bir imtiyaz ya da bağış veriyordu. Buna karşın koloniler genelde hemen kar sağlayamadıkları için İngiliz yatırımcılar çok kez imtiyazlarını yerleşimcilere devrettiler. O günlerde pek anlaşılmamıştı ama bunun siyasal sonuçları çok büyük oldu. Koloniciler kendi yaşamlarını, kendi toplumlarını ve kendi ekonomilerini kurmaya bırakıldılar; bu gerçekte yeni bir ulusun temellerinin atılması anlamına geliyordu. İlk kolonilerin zenginliği tuzakla kürk hayvanı yakalamaya ve kürk ticaretine dayanıyordu. Massachusetts’te balıkçılık ta temel bir zenginlik kaynağıydı. Buna karşın, kolonilerdeki halk genelde küçük çiftliklerde yaşıyor ve kendi kendine yeterli oluyordu. Birkaç küçük kentte ve North Carolina, South Carolina ve Virginia’daki büyük çiftliklerde temel gereksinim mallarının  bir kesimi ve lüks maddelerin hemen hepsi tütün, pirinç ve çivit karşılığında ithal ediliyordu.

  

Koloniler büyüdükçe destek endüstrileri gelişmeye başladı. Çeşitli bıçkı evleri ve tahıl değirmenleri ortaya çıktı.  Koloniciler önceleri balıkçı tekneleri ve sonradan da ticaret tekneleri yapmak için tersaneler kurdular. Küçük demir döküm atölyeleri de açtılar. 18. yüzyıla gelindiğinde bölgesel ekonominin biçimi ortaya çıkmıştı; New England kolonileri gönenç yaratmak için gemi yapımına ve denizciliğe dayanıyordu; Maryland, Virginia ve Carolina'lardaki çoğunlukla köle çalıştırılan büyük çiftliklerde pamuk, pirinç ve çivit üretiliyordu; New York, Pennsylvania, New Jersey ve Delaware’deki orta koloniler de deniz yoluyla mal ve kürk taşımacılığı yapıyorlardı. Köleler dışındaki bireylerin yaşam standardları yüksekti; gerçekten de İngiltere’dekini bile aşıyordu. İngiliz yatırımcılar çekilmiş oldukları için meydan koloniciler arasındaki müteşebbislere kalmıştı.

 

1770’e gelindiğinde Kuzey Amerika kolonileri, hem ekonomik hem de siyasal açıdan I. James döneminden beri (1603-1625) İngiltere politikasına egemen olmuş bulunan ve giderek yükselen özyönetim akımının bir parçası konumuna gelmeye hazırlardı. İngiltere ile aralarında vergileme konusunda ve diğer başka alanlarda anlaşmazlıklar çıktı; Amerikalılar İngiliz vergilerinde ve yasal düzenlemelerinde özyönetim taleplerini karşılayacak biçimde değişiklik yapılacağını  umuyorlardı. İngiliz hükümetiyle olan sürtüşmelerin onlarla genel savaşa ve kolonilerin bağımsızlığına yol açacağını pek az kişi düşünüyordu. 

 

17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere’deki siyasal kargaşa dönemlerinde olduğu gibi Amerikan Devrimi de (1775-1783) hem ekonomik hem siyasaldı ve İngiliz filozofu John Locke’nin Sivil Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’sinden (1690) açıkça alınmış olan “vazgeçilmez yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakları” cümleciğini toplanma çağrısı olarak kullanan orta sınıf tarafından destekleniyordu. Nisan 1775’teki bir olay savaşı başlattı.  Massachusetts’in Concord kentindeki bir koloni silah deposunu ele geçirmek isteyen İngiliz askerleri Koloni milisleriyle çatıştılar. Kim olduğu  bilinmeyen birinin ateş etmesi üzerine sekiz yıl sürecek bir savaş patladı. Kolonicilerin çoğunluğunun başlangıçtaki amacı belki de İngiltere’den siyasal ayrılma değildi; fakat, varılan kesin sonuç bağımsızlık ve yeni bir devletin, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin yaratılması oldu.

 

YENİ ULUSUN EKONOMİSİ  

 

1787’de kabul edilen ve günümüze kadar yürürlükte kalan A.B.D. Anayasası pek çok bakımdan yaratıcı bir dehanın eseridir. Bir ekonomik yasa olarak, Maine’den Georgia’ya ve Atlas Okyanusu’ndan Mississippi Vadisi’ne uzanan tüm ülkenin birleşmiş ya da “ortak” bir pazar oluşturduğu hükmünü getirmiştir. Eyaletlerarası ticarete hiçbir gümrük resmi ya da vergi uygulanamaz. Anayasa uyarınca Federal hükümet yabancı ülkelerle yapılan ve eyaletler arasında yürütülen  ticareti düzenleyebilir, tekdüze iflas yasaları çıkarabilir, para basabilir ve değerini ayarlayabilir, ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimlerine ilişkin standardlar koyabilir, postaneler ve anayollar açabilir ve patentler ve telif haklarını düzenleyen kurallar getirebilir. Yukarıda değinilen son hüküm, “fikri mülkiyet”in ilk günlerden başlayarak tanındığını gösteriyordu ve bu konu 20. yüzyıl sonlarında yapılan ticaret görüşmelerinde büyük bir önem kazanacaktı.

 

Ülkenin Kurucu Ataları’ndan biri ve ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton, federal hükümetin yeni doğmuş endüstrilere açık destek sağlayarak ve ithalata koruyucu gümrük tarifeleri uygulayarak onları beslemeye yönelik bir ekonomik kalkınma stratejisi uygulanmasını savunuyordu. Ayrıca, kolonilerin Bağımsızlık Savaşı sırasında yüklendikleri kamu borçlarını üstlenmek amacıyla bir ulusal banka yaratılması için de federal hükümeti zorluyordu. Yeni hükümet Hamilton’un belirli önerilerine direndiyse de sonuçta gümrük tarifelerini Amerikan dış politikasının temel bir ögesi yaptı ve bu tutum yaklaşık 20. yüzyıl ortalarına kadar sürdürüldü.

 

Amerikalı çiftçiler başlangıçta bir ulusal bankanın yoksullar aleyhine varsıllara hizmet edeceğinden korktular; fakat, ilk Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bankası 1791’de kuruldu,  1811’e kadar çalıştı ve o tarihte yerine bir başka banka oluşturuldu.

 

Hamilton Amerika Birleşik Devletleri’inn ekonomik büyümesinin çeşitlendirilmiş ulaştırma, imalatçılık ve bankacılık aracılığıyla sürdürülmesi gerektiğine inanıyordu. Hamilton’un politikadaki rakibi Thomas Jefferson ise felsefesini sıradan bireylerin siyasal ve ekonomik zulme karşı korunmasına dayandırmıştı. Özellikle küçük çiftçileri “en değerli vatandaşlar” olarak övüyordu. Jefferson 1801’de başkan oldu (1801-1809) ve merkeziyetçilikten daha çok arındırılmış bir tarım politikası uygulamaya yöneldi. 

 

GÜNEYE VE BATIYA İLERLEYİŞ

 

Güney’de başlangıçta önemsiz bir ürün olan pamuk Eli Whitney’in 1793’te çırçır makinesini (pamuğu tohumlarından ve diğer yabancı maddelerden ayıklayan makine) icat etmesi üzerine büyük bir gelişme gösterdi. Güneydeki büyük çiftlik sahipleri, sık sık daha batıya giden küçük çiftçilerin topraklarını satın aldılar. Köle işçilerin emeğiyle beslenen büyük çiftlikler kısa zamanda belirli  aileleri pek çok zenginleştirdi.  

 

Bununla birlikte, batıya gidenler sadece güneyliler değildi. Bazan Doğu’daki köyler bir  tüm olarak bölgeden ayrılıyor ve Ortabatı’nın daha verimli çiftlik arazilerinde yeni yerleşim birimleri kuruyordu. Batıya göçenler çok kez bağımsızlığa sıkı sıkıya bağlı bulunan ve her tür hükümet denetimine ya da müdahalesine güçlü bir biçimde karşı çıkan kişiler olarak tanımlanmalarına karşın gerçekte hükümetten dolaylı ya da dolaysız pek çok yardım sağlamışlardır. Hükümet tarafından yapılan Cumberland Pike yolu (1818) ve Erie Kanalı (1825) gibi ulusal kara ve suyolları yeni yerleşimcilerin batıya göç etmelerinde ve daha sonra da batının tarımsal ürünlerinin pazarlara taşınmasında yardımcı olmuştur.  

 

Andrew Jackson 1829’da başkanlığa gelince pek çok yoksul ve varlıklı Amerikalı onu ideal edindi; çünkü, o da yerleşime yeni açılan sınır bölgesinde ağaçtan yapılmış bir kulübede yaşama başlamıştı. Başkan Jackson (1829-1837), Hamilton’un Ulusal Banka’sının Doğu’nun yerleşmiş çıkarlarını Batı’nınkilere tercih ettiğine inandığı için bir  ardılının kurulmasına karşı çıktı. Jackson ikinci bir dönem için seçilince, Banka’nın görev süresini yenilemek istemedi ve Kongre de onu destekledi. Bu davranışları ülkenin parasal sistemine karşı güveni sarstı ve 1834 ve 1837’de önemli ticari paniklere yol açtı.

 

Ekonomik sarsıntılar XIX. yüzyıl süresince  A.B.D. ekonomisinde yaşanan hızlı büyümeyi engellemedi. Yeni icatlar ve sermaye yatırımları yeni endüsteriler kurulmasına ve ekonomik büyümeye yol açtı. Ulaştırma geliştikçe sürekli olarak yeni pazarlar açıldı. Buharlı gemiler nehir trafiğinin daha hızlı ve daha ucuz olmasını sağladı; fakat, demiryollarının geliştirilmesi daha da büyük bir etki yarattı ve geniş arazi bölümleri  kullanıma açıldı. Kanallar ve karayolları gibi demiryollarının ilk kuruluş günlerinde de arazi bağışı biçiminde önemli hükümet yardımları yapıldı. Buna karşın, diğer ulaştırma biçimlerinin aksine, demiryolları büyük ölçüde yerel ve Avrupa kaynaklı özel yatırımları da çekti.  

 

Bu heyecan dolu günlerde çabuk zengin olma düzenleri bollaştı. Borsa fırsatçıları bir gecede hazineler kazandılar; buna karşılık çok kişi de tüm tasarruflarını yitirdi. Bunlara karşın, uzak görüşlülüğün ve yabancı yatırımların bir araya gelmesi, altın yataklarının bulunması ve Amerikan halkının ve kişisel zenginliğin büyük katkısı sonucu ülkede yaygın bir demiryolu sistemi kurulabildi ve bu da endüstrileşme için temel oluşturdu.

 

ENDÜSTRİYEL BÜYÜME

 

Endüstri Devrimi 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında Avrupa’da oluştu ve hızla Amerika Birleşik Devletleri’ne yayıldı. 1860’ta Abraham Lincoln başkan seçildiğinde ülke nüfusunun yüzde 16’sı kentlerde yaşmakta ve ulusal gelirin üçte biri imalattan sağlanmaktaydı. Kentleşmiş endüstri genelde Kuzey Doğu’da toplanmıştı; pamuklu bez üretimi önde gelen endüstriydi, ayakkabı, yünlü giysi ve makine üretimi de yayılmaktaydı. İşçilerin çoğunluğunu göçmenler oluşturuyordu. 1845-1855 arasında Avrupa’dan yılda yaklaşık 300.000 göçmen geliyordu. Bunların çoğu yoksul kişilerdi; Doğu kentlerinde ve çok kez de ülkeye varış limanlarında yerleşmişlerdi.

 

Buna karşılık Güney tarım bölgesi olmayı sürdürdü; sermaye ve endüstri ürünleri için de Kuzey’e bağlı kaldı. Güney’in, köle kullanımını da içeren, ekonomik çıkarları ancak siyasal güç tarafından ve Güney federal hükümeti kontrol ettiği sürece korunabilirdi.1856’da  kurulmuş olan Cumhuriyetçi Parti endüstrileşmiş Kuzey’i temsil ediyordu. 1860’ta Cumhuriyetçiler ve başkan adayları olan Lincoln köle  kullanılmasından pek söz etmiyorlar, ama ekonomik politika konusunda çok açık konuşuyorlardı. 1861’de bir koruyucu gümrük tarifesi kabul ettirmeyi başardılar. 1862’de ilk Büyük Okyanus demiryolunu kurma imtiyazı verildi. 1863 ve 1864’te bir ulusal banka yasası taslağı hazırlandı. 

 

A.B.D. İç Savaş’ında (1861 -  1865) Kuzey’in zafer kazanması ile ülkenin ve ekonomi politikasının geleceği kesinleşmiş oldu. Köle işgücüne dayalı sistem kaldırıldı ve Güney’deki büyük pamuk çiftlikleri daha az kar getirir oldular. Savaş gereksinimleri nedeniyle hızla gelişmiş olan Kuzey endüstrisi ilerlemesini sürdürdü. Endüstriciler ülkenin toplumsal ve siyasal faaliyetleri de içeren yaşamının pek çok kesiminde egemen olmaya başladılar. Güney’in, 70 yıl sonra çevrilecek film klasiği Rüzgar Gibi Geçti’de duygusal biçimde dile getirilecek olan, büyük çiftlik aristokrasisi ortadan kalktı. 

 

İCATLAR, KALKINMA VE  BÜYÜK İŞ ADAMLARI  

 

İç Savaş’ı izleyen hızlı ekonomik gelişme modern A.B.D. endüstriyel ekonomisinin temellerini oluşturdu. Bir yeni keşifler ve icatlar patlaması görüldü ve bu olgu yarattığı derin değişiklikler nedeniyle bazıları tarafından “ikinci bir endüstri devrimi” olarak tanımlandı.  Batı Pennsylvania’da petrol keşfedildi.   Yazı makinesi geliştirildi.  Soğutmalı demiryolu vagonları kullanıma girdi.  Telefon, gramofon ve elektrik ampulü icat edildi. 20. yüzyılın ilk yıllarında at arabalarının yerini otomobiller aldı ve uçakla yolculuk başladı.  

 

Anılan başarılara koşut olarak ülkenin endüstriyel alt yapısı da geliştirilmeye başlandı. Appalachian Dağları’nda kuzeyde Pennsylvania’dan güneyde Kentucky’e kadar uzanan bölgede zengin kömür yatakları bulundu. Orta Batı’nın kuzeyinde Superior Gölü bölgesinde büyük demir madenleri açıldı. Bu iki önemli ham maddenin biraraya getirilebildiği  yerlerde çelik üreten fabrikalar geliştirildi. Açılan büyük bakır ve gümüş madenlerini kurşun madenleri ve çimento fabrikaları izledi.  

 

Endüstri büyüdükçe seri imalat yöntemleri geliştirildi. Frederick W. Taylor, bilimsel yöneticilik konusunda öncü oldu; her işçinin işlevini özenli bir biçimde belirledi; onların çalışmalarıyla ilgili yeni ve daha etkin yöntemler yarattı.  (Gerçek seri imalat fikrini Henry Ford geliştirdi ve 1913’te, her işçinin tek bir basit işlem yapacağı hareketli otomobil montaj bandını kurdu. Çok uzak görüşlü olduğu daha sonra anlaşılan bir atılım yapan Ford, işçilerine günde 5 dolar gibi pek cömert bir ücret önerdi ve böylelikle işçilerin çoğu  ürettikleri otomobillerin aynı zamanda müşterisi haline geldiler ve endüstrinin yayılmasına yardım sağladılar.)  

 

19. yüzyılın ikinci yarısının “Parıltılı Çağ”ı  büyük iş adamlarının ortaya çıktığı  dönemdi. Pek çok Amerikalı büyük parasal imparatorluklar kuran bu iş adamlarını  ideal olarak algıladı. Bahis konusu kişilerin başarısı çok kez, John D. Rockefeller’in petrolde yaptığı gibi, yeni bir hizmet ya da ürünün uzun vadedeki gelişme olasılığını görebilmekte yatıyordu. Şiddetli bir rekabet içindeydiler ve tek amaçları parasal başarı ve güç peşinde koşmaktı. Bu devler arasında John D.Rockefeller ve Ford’a ek olarak, demiryolu işletmeciliğiyle zengin olan Jay Gould, banker J.Pierpont Morgan ve çelik üğretimcisi Andrew Carnegie sayılabilir. Aralarından bazıları, o günün işletmecilik anlayışına göre, dürüst kişilerdi; buna karşın diğer bazıları zenginlik ve güç elde edebilmek için kuvvete, rüşvete ve hileye başvurdular. İş çevreleri şu ya da bu şekilde hükümet üzerinde büyük etki sahibi oldular. 

 

Girişimcilerin belki de en gösterişlisi sayılan Morgan hem özel hem de iş yaşamında  büyüklüğü kendisine ölçü olarak almıştı. Kendisi ve dostları kumar oynuyorlar, yatlarda geziyorlar, zengin partiler düzenliyorlar, saray benzeri evler yapıyorlar ve Avrupa’nın sanat eserlerini satın alıyorlardı. Buna karşın, Rockefeller ve Ford gibi kişiler püritenlerinkine  benzer özellikler sergiliyorlardı. Küçük kasaba değerlerini ve yaşam biçimini sürdürüyorlardı.  Sürekli kiliseye giden kişiler olarak diğer bireyler üzerinde de bir sorumlulukları olduğuna inanıyorlardı. Kişisel erdemlerin başarı sağlayabileceğini düşünüyorlardı;  çalışmaya ve tutumlu olmaya inançları büyüktü. Daha sonra varisleri de Amerika’daki en büyük insancıl yardım vakıflarını kurdular.  

 

Avrupa’daki üst düzey aydınların genelde ticareti aşağılık bir işlev gibi görmelerine karşılık daha akışkan sınıf yapısına sahip bir toplum  içinde yaşayan Amerikalıların çoğu para kazanma olgusuna hevesle sarılıyorlardı.  Ticari girişimin riskinden ve verdiği heyecandan hoşlandıkları kadar  ticari başarının sağlayabileceği yüksek yaşam standardlarını, gücü ve ünü de seviyorlardı.  

 

Bunlara karşın, her  istediğini yapan büyük girişimciler, Amerikan ekonomisi 20. yüzyılda olgunluğa eriştikten sonra Amerikalıların  ideali olma çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Önce demiryollarında daha sonra diğer iş alanlarında anonim şirketlerin ortaya çıkmasıyla yaşamsal bir değişim kendini gösterdi. Büyük iş adamlarının yerini anonim şirketlerin başına geçen “teknokratlar”, yani yüksek ücretli yöneticiler aldı. Anonim şirketin yükselişine bağlı olarak işletmelerin gücünü ve etkisini dengeleyici bir kuvvet hizmeti gören örgütlenmiş işçi hareketi de gelişti. 1980’lerin ve 1990’ların teknolojik devrimi büyük iş adamları çağını anımsatan yeni bir teşebbüs kültürü ortaya çıkardı. Microsoft’un başı olan Bill Gates bilgisayar yazılımları düzenleyip satarak muazzam bir servet oluşturdu. Gates’in büyük karlar sağlayan bir imparatorluk yaratması nedeniyle, kurduğu şirket 1990’ların sonunda rakiplerini sindirmek ve tekel yaratmak suçlamasıyla A.B.D. Adalet Bakanlığı’nın antitröst dairesi tarafından mahkemeye verildi.  Buna karşın Gates bir insancıl yardım vakfı da kurdu ve vakıf kısa sürede benzerleri arasında en büyük olma konumuna erişti. Günümüzdeki Amerikalı iş çevresi liderlerinin pek çoğu Gates kadar göze batan bir yaşam sürdürmemekte,  anonim şirketlerin geleceğini onlar belirlemekte, ancak, bunun yanı sıra insancıl yardım örgütlerinin ve okulların yönetim kurullarında da görev yapmaktadırlar. Ulusal ekonominin durumuyla ve Amerika’nın diğer ülkelerle olan ilişkileriyle ilgilenmekte ve hükümet yetkilileriyle  danışmak için her an Washington’a gidebilmektedirler. Kuşkusuz hükümeti etkilemekte, fakat, Parıltılı Çağ’daki bazı büyük iş adamlarının inandığının aksine, onu kontrol etmemektedirler.  

 

HÜKÜMET MÜDAHALESİ 

 

Amerika tarihinin ilk yıllarında politikadaki liderlerin çoğunluğu federal hükümetin, ulaştırma alanı hariç, özel sektöre pek fazla karışmasında isteksiz davranmışlardır. Genelde “bırakınız yapsınlar” doktrinini benimsemişlerdir; anılan doktrin  yasaların ve düzenin korunması dışında hükümetin ekonomiye müdahale etmesine karşıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında, küçük işletmeler, çiftlikler  ve işçi hareketleri hükümetlerin onlar adına müdahalesini istemeye başlayınca bu davranış da değişmeler gösterdi.  

 

Yüzyılın sonlarına doğru  hem iş çevreleri liderlerine hem de Orta Batı ve Batı’daki çiftçilerin ve işçilerin oldukça köktenci siyasal hareketlerine kuşkuyla bakan bir orta sınıf gelişti. İlericiler olarak anılan bu kişiler hükümetin rekabeti ve serbest teşebbüsü güvence altına almak  için iş yaşamını düzenlenmesinden yanaydılar. Ayrıca, özel sektördeki yolsuzluklarla da savaştılar. 

 

Kongre 1887’de demiryolu işletmeciliğini düzenleyen bir yasa (Eyaletlerarası Ticaret Yasası) ve 1890’da da, büyük şirketlerin tek bir endüstriyi kontrol etmesini engelleyen bir yasa (Sherman Antitröst Yasası) kabul etti. Ancak, 1900-1920 yılları arasında Cumhuriyetçi Başkan Theodore Roosevelt (1901-1909), Demokrat Başkan Woodrow Wilson (1913-1921) ve ilericilere yakınlık duyan diğerleri   iktidara gelinceye kadar bu yasalar kararlı bir biçimde uygulanmadı. Aralarında günümüzün Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu, Gıda ve İlaç İdaresi, Federal Ticaret Komisyonu da bulunan pek çok düzenleyici kuruluş bu dönemde yaratıldı.  

 

Ekonomiye hükümet müdahalesi en önemli yükselişini 1930’ların Yeni Düzen döneminde elde etti. 1929’da sermaye piyasasının çöküşü ülke tarihindeki en ciddi ekonomik karışıklığı, yani Büyük Bunalım’ı (1929-1940) yaratmıştı. Başkan Franklin D.Roosevelt (1933-1945) bu olağanüstü durumu aşmak amacıyla Yeni Düzen’i başlattı.

 

Amerika’nın modern ekonomisini belirleyen en önemli yasaların ve kurumların çoğu Yeni Düzen döneminde yaratılmıştır. Yeni Düzen yasaları federal hükümetin yetkisini bankacılık, tarım ve  sosyal güvenlik alanlarına yaydı. Ücretlere ve çalışma saatlerine ilişkin asgari standardları belirledi ve çelik, otomobil ve kauçuk ürünleri gibi endüstri alanlarında işçi sendikalarının yayılmasında aracı rolü oynadı. Günümüzde ülkenin modern ekonomisinin işlemesi için vazgeçilmez sayılan programlar ve daireler yaratıldı: menkul sermaye borsasını düzenleyen Hisse Senetleri ve Senet Borsası Komisyonu; banka mevduatını güvence altına alan Federal Mevduat Sigortası Kurumu; belki de en önemli kurum sayılan ve yaşlıların işgücünün bir parçası çalıştıkları  sırada yaptıkları katkılara dayanarak onlara emekli maaşı sağlayan Sosyal Güvenlik İdaresi gibi.

  

Yeni Düzen liderleri iş çevreleriyle hükümet arasında daha yakın bağlar kurma konusunda belirli bir heves gösterdiler; fakat, bu çabaların bazıları İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yok oldu. Kısa ömürlü bir Yeni Düzen programı olan Ulusal Endüstriyel Güçlenme Yasası ile iş çevresi liderlerinin ve işçilerin aralarındaki anlaşmazlıkları hükümetin gözetimi altında çözümlemeye teşvik edilmelerine ve böylelikle üretkenliğin ve etkinliğin arttırılmasına çalışıldı. Amerika’daki bu  işveren-işçi-hükümet düzenlemelerinde hiçbir zaman Almanya ve İtalya’da görüldüğü gibi faşizme gidilmediyse de Yeni Düzen girişimleri bu üç anahtar ekonomi aktörü arasındaki güç paylaşımını yeni bir yöne döndürdü. Savaş sırasında A.B.D. hükümetinin ekonomiye büyük müdahalesi sonucu bahis konusu güç birleşmesi daha da yoğunlaştı. Savaş Üretimi Kurulu savaş önceliklerinin karşılanabilmesi için ülkenin üretim yeteneklerinde eşgüdüm sağladı. Yapısı değiştirilen tüketim malı fabrikaları pek çok askeri siparişi karşıladı. Otomobil yapımcıları tank ve uçak üreterek Amerika Birleşik Devletleri’ni “demokrasinin silah deposu” haline getirdiler.  Ulusal gelirin artmasının ve tüketim mallarının yetersiz kalmasının enflasyona neden olmasını önleyebilmek amacıyla kurulan Fiyat Yönetim Bürosu belirli yerleşim birimlerinin kiralarını kontrol altına aldı; &