BÖLÜM I
Amerika Birleşik Devletleri 21. yüzyıla bugüne kadar olandan daha büyük ve pek çok açıdan daha başarılı bir ekonomiyle girdi. 20. yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı ve bir küresel bunalım atlatmakla kalmadı, yüzyılın ikinci yarısında da Sovyetler Birliği ile arasında 40 yıl süren Soğuk Savaştan yüksek enflasyona, büyük işsizliğe ve muazzam federal bütçe açıklarına kadar yayılan sorunlara karşı giriştiği uzun mücadeleden de başarıyla çıktı. Amerıkalılar nihayet 1990larda bir ekonomik rahatlama dönemi yaşadı; fiyatlarda istikrara kavuşuldu, işsizlik son on yılın en düşük düzeyinde gerçekleşti ve sermaye piyasasında da görülmemiş bir patlama oldu.
Amerikanın gayrı safi milli
hasılası - toplam mal ve hizmet üretimi - 1998de 8,5 trilyon doları
aştı. Amerika Birleşik Devletleri dünya nüfusunun yüzde 5inden azına sahip
olmasına karşın, dünya ekonomik üretiminin yüzde 25inden fazlasını
gerçekleştirdi. Dünyanın ikinci en büyük ekonomisine sahip bulunan
Japonya, bunun ancak yarısını üretebildi. Ayrıca, Japonya ve diğer
dünya ülkeleri 1990larda ekonomilerindeki yavaş büyüme ile ve başka
sorunlarla uğraşırken, Amerikan ekonomisi tarihindeki en uzun
ekonomik büyüme dönemini yaşadı.
Ekonomi süregelen bazı uzun
vadeli sorunlarla da karşı karşıyaydı. Pek çok Amerikalı ekonomik
güvencesini gerçekleştirmiş ve bazıları büyük zenginliğe ulaşmış
olmakla birlikte, küçümsenmeyecek bir kesim de - özellikle, evli
olmayan anneler ve çocukları - yoksulluk içinde yaşamaya devam
ediyordu. Varlıklar arasındaki fark bazı ülkelerdeki kadar büyük
olmamakla birlikte pek çoğunda görülenden de fazlaydı. Çevrenin
niteliği de bir sorun olmayı sürdürüyordu. Önemli sayıda
Amerikalının sağlık sigortası yoktu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında
oluşan büyük bebek patlaması kuşağının yaşlanması yüzünden
21. yüzyıl başlarında ülkedeki emeklilik ve sağlık sistemlerinin
zorlanması bekleniyordu. Küresel ekonomik birleşme pek çok olumlu
gelişmenin yanı sıra aksaklıklara da yol açmıştı. Özellikle
geleneksel imalat endüstrisi daralmalar yaşamış ve ülke de dış
ticaretinde durdurulamayacak gibi görünen büyük bir açıkla karşı
karşıya kalmıştı.
Amerikan halkı tüm bu olumsuz gelişmeler süresince ekonomik konulara yaklaşımında belirli temel ilkelere bağlı oldu. İlk ve en önemli ilkeye göre, Amerika Birleşik Devletleri bir piyasa ekonomisi konumunda kalmalıydı. Amerikalılar neyin üretileceğine ve mallar için ne fiyat isteneceğine hükümet ve güçlü özel çıkar çevreleri tarafından değil, milyonlarca bağımsız alıcının ve satıcının alışverişleri sonucu karar verildiği takdirde ekonominin genelde en iyi biçimde işleyeceğine olan inançlarını sürdürüyorlar. Amerikalılara göre, ancak bir serbest piyasa sistemi içinde fiyatlar malların gerçek değerini en iyi biçimde yansıtır ve böylelikle de ekonomiyi en çok gereksinim duyulan şeylerin üretilmesine yol açacak biçimde yönlendirir.
Amerikalılar serbest
piyasaların ekonomik etkinliği teşvik edeceğine inanmalarının yanı
sıra, politik görüşlerinin de -özellikle bireysel özgürlüğe ve
politik pluralizme bağlılıkları ile gereksiz güç birikimlerine
muhalefetlerinin - bu yolla ortaya konulabileceğini
düşünmektedirler. Hükümet ileri gelenleri gerçekten de 1970ler,
1980ler ve 1990larda havayolu, demiryolu ve kamyon taşımacılığı
şirketlerini, bankaları, telefon tekellerini ve hatta elektrik
üretim şirketlerini rekabete karşı koruyan mevzuata son vererek
serbest piyasa ekonomisine bağlılıklarını yenilediklerini
gösterdiler. Ayrıca, diğer ülkeleri de ekonomilerinin piyasa
ilkelerine daha çok uymasını sağlayacak reformlar gerçekleştirmeye
zorladılar.
Bunlara karşın
Amerikalıların serbest teşebbüse olan inançları hükümetin önemli
bir rol oynamasını engellemedi. Amerikalılar, bazı şirketler piyasa
güçlerine karşı koyacak oranda güçlenir gibi görününce, bu
şirketleri dağıtması ya da denetlemesi için zaman zaman hükümete
yöneldiler. Özel sektörün ihmal ettiği, eğitimden çevrenin
korunmasına kadar uzanan konularda hükümete güvendiler. Serbest
piyasa ilkelerini savunmalarına karşın, bazan yeni endüstrilerin
güçlendirilmesi ve hatta bazan da Amerikan şirketlerinin rekabete
karşı korunması için hükümeti kullandılar.
Düzenlemeler konusundaki
zaman zaman tutarsız yaklaşımın ortaya koyduğu gibi, Amerikalılar
çok kez hükümetin ekonomideki rolü üzerinde anlaşamazlar. Hükümet
genel anlamda giderek büyüdü ve 1930lardan 1970lere kadar ekonomiye daha
atak bir biçimde müdahalede bulundu. Buna karşın, 1960larda ve
1970lerde çekilen sıkıntılar yüzünden Amerikalılar hükümetin pek
çok toplumsal ve ekonomik sorunu çözümleme yeteneğini tartışmaya
başladılar. Aralarında yaşlılara emeklilik geliri ve sağlık
sigortası sağlayan Sosyal Güvenlik ve Medicare de bulunan belli
başlı toplumsal programlar bu yeniden inceleme dönemini atlattı;
fakat, federal hükümetin büyümesi 1980lerde yavaşladı.
Amerikalıların pratikliği ve
esnekliği, alışık olunmamış biçimde dinamik bir ekonomi yarattı.
Değişim - ister refahın artması, ister teknolojik yenilikler
yapılması, ister diğer ülkelerle olan ticaretin büyümesi sonucu
ortaya çıksın -Amerikan ekonomi tarihinin bir değişmezi oldu. Bu
nedenle de, bir zamanlar tarımsal olan ülke günümüzde 100 ve hatta
50 yıl öncesine oranla daha çok kentleşmiş ve banliyölerle dolmuş
durumdadır. Hizmetler geleneksel imalat endüstrisine oranla,
gittikçe daha çok önem kazandı. Bazı endüstrilerde seri imalat,
yerini ürün çeşitliliğine ve sipariş üzerine üretime ağırlık veren
daha özel imalata bıraktı. Büyük anonim şirketler birleşti, bölündü
ve çeşitli biçimlerde yeniden örgütlendi. 21. yüzyıl ortalarında
var olmayan yeni endüstriler ve şirketler ülkenin ekonomik yaşamında
temel rol oynamaya başladı. İşverenler eskıye
göre daha ender olarak bir
aile babası gibi davranmaya başladılar ve işçilerin de daha çok
kendilerine güvenmeleri beklenir oldu. Hükümet ve iş çevreleri önde
gelenleri ülkenin gelecekteki ekonomik başarısını güvence altına
almak amacıyla, çok nitelikli ve esnek bir işgücü geliştirmenin
önemini giderek daha çok vurgulamaya başladılar.
Bu kitapta, Amerikan
ekonomisinin nasıl işlediği incelenmekte ve nasıl bir evrim
geçirdiği araştırılmaktadır. 1. ve 2. bölümlerde geniş bir görünüm
çizilmekte ve 3. bölümde de modern Amerikan ekonomisinin gelişme
tarihi anlatılmaktadır. Bunun ardından, 4. bölümde, küçük
işletmelerden modern anonim şirketlere kadar çeşitli teşebbüs
türleri tartışılmaktadır. 5. bölümde, menkul kıymetler borsasının ve
diğer mali borsaların rolü açıklanmaktadır. Bunu işleyen iki bölümde
hükümetin ekonomideki rolü tanımlanmakta; 6. bölümde hükümetin
serbest teşebbüsü biçimlendirmekte ve denetlemekte kullandığı çok
sayıda yöntem açıklanmakta ve 7. bölümde de hükümetin fiyat
istikrarını, büyümeyi ve düşük oranda işsizliği gerçekleştirmek
amacıyla ekonomik faaliyetlerin genel akışını nasıl yönetmeye
çalıştığı incelenmektedir. 8. bölümde tarım sektörü ve Amerikan
tarım politikasının evrimi gözden geçirilmektedir. 9. bölümde,
işçilerin Amerikan ekonomisi içindeki değişen rolüne göz
atılmaktadır. Son olarak da 10. bölümde, ticaret ve uluslararası
ekonomik faaliyetlere ilişkin günümüz Amerikan politikasının
gelişmesi tanımlanmaktadır.
Bu bölümlerden açıkça
anlaşılacağı gibi, Amerikanın serbest piyasalara olan bağlılığı
21. yüzyıl eşiğinde ayakta kalmış, bir yandan da ekonomisi
gelişmesini sürdürmüştür.
|
|
BÖLÜM II
Her ekonomik sistemde müteşebbisler ve yöneticiler mal ve hizmet üretmek ve dağıtmak amacıyla doğal kaynakları, emeği ve teknolojiyi bir araya getirirler. Buna karşın, anılan ögelerin düzenlenme ve kullanılma yöntemleri aynı zamanda bir ulusun politik ideallerini ve kültürünü de yansıtır.
Çok kez
Amerika Birleşik Devletlerinde kapitalist bir ekonomi bulunduğu söylenir.
Bir Alman ekonomist ve toplumsal kuramcı olan Karl Marx tarafından
19. yüzyılda ortaya atılan bu tanımlamaya göre,
kapitalist sistemde önemli
ekonomik kararların çoğunluğu, büyük miktarda paraya ya da sermayeye
sahip olan küçük bir grup tarafından alınır. Marx, kapitalist
ekonomilerin politik sisteme daha fazla güç tanıyan sosyalist
düzenlerin karşıtı olduğunu ileri sürmekteydi. Marx ve
yandaşlarının inancına göre, kapitalist ekonomilerde güç zengin iş
adamlarının elinde toplanmakta ve onlar da temelde karlarını en
yüksek düzeye çıkarmaya yönelmekte; buna karşın sosyalist
ekonomilerde, olasılıkla daha kapsamlı hükümet kontrolü öne
çıkarılmakta ve kardan çok politik amaçlara önem verilmekte,
sözgelimi toplumun kaynaklarının daha eşit bir biçimde dağıtılması
hedef alınmaktadır.
Amerikalılar çok kez serbest teşebbüse yönelik inançları ile hükümet yönetimi arasındaki sınırın nereden geçeceği konusunda anlaşamazlarsa da geliştirdikleri karma ekonomi büyük ölçüde başarılı olmuştur.
A.B.D. EKONOMİSİNİN TEMEL ÖGELERİ
Bir ülke
ekonomik sisteminin ilk ögesi onun doğal kaynaklarıdır.
Amerika Birleşik Devletleri zengin maden kaynaklarına, verimli tarım arazisine ve
ılımlı bir iklime sahiptir. Bunlara ek olarak, Atlas Okyanusunda,
Büyük Okyanusta ve Meksika Körfezinde uzun kıyıları vardır. Anakaradan kıyılara uzun nehirler akmakta ve
A.B.D.-Kanada sınırında
bulunan beş büyük göl de (Büyük Göller) ulaştırma için ek olanaklar
sağlamaktadır. Anılan yaygın su yolları hem yıllar boyunca ülke
ekonomisinin büyümesine yardım etti hem de Amerikadaki 50 eyaleti
tek bir ekonomik birim olarak birbirine bağladı.
İkinci öge ise
doğal kaynakları mala dönüştüren emektir. Çalışabilecek işçi
sayısı ve daha da önemlisi onların üretkenliği bir ekonominin
sağlamlığının belirlenmesinde yardımcı olur. Amerika
Birleşik Devletlerinin
tarihi boyunca işgücü giderek büyüdü ve bu da neredeyse kesintisiz
bir ekonomik büyümeyi besledi. 1. Dünya Savaşının hemen sonrasına
kadar işçilerin çoğunluğu Avrupadan gelen göçmenlerle onların
çocukları ve ataları Amerikaya köle olarak getirilmiş bulunan
Afrikalı-Amerikalılardı. 20. yüzyılın başlarında çok sayıda Asyalı
Amerika Birleşik Devletlerine göç etti ve sonraki yıllarda da Latin Amerikalı
göçmenler gelmeye başladı.
Amerika Birleşik Devletlerinde işsizliğin yüksek olduğu bazı dönemler yaşandı ve bazan işgücünün yetersiz kaldığı günler geçtiyse de göçmenler iş olanakların bol bulunduğu zamanlarda gelme eğilimi gösterdiler. Çok kez yerli işçilerden daha düşük ücretler karşılığı çalışmaya hazır bulunmalarına karşın genelde geldikleri ülkelerdekinden çok daha fazla kazanıp refaha kavuştular. Ülke de giderek zenginleşti ve böylelikle daha fazla göçmeni kaldırabilecek düzeye erişti.
Bir ülkenin
ekonomik başarısı için emeğin niteliği de - bireylerin ne kadar
yoğun çalışmaya razı ve ne kadar becerili oldukları - en az işçi
sayısı kadar önemlidir. Amerika Birleşik Devletlerinin ilk günlerinde
görülen sınır bölgeleri yaşantısı çok yoğun çalışmayı
gerektiriyordu ve Protestan çalışma ahlakı olarak bilinen nitelik de
bu eğilimi güçlendirmişti. Teknik eğitim ile meslek eğitimini de
içeren öğretime verilen önem ve denemeye ve değişmeye yönelik istek
Amerikanın ekonomik başarısına ayrıca katkıda bulundu.
İşgücünün hareketliliği de Amerikan ekonomisinin değişen koşullara uyum sağlama yeteneği açısından önemli oldu. Doğu Kıyısındaki iş piyasasını göçmenler doldurunca önemli sayıda işçi çok kez ülkenin iç kesimlerinde sürülmeyi bekleyen çiftliklerde çalışmaya gitti. Aynı şekilde 20. yüzyılın ilk yarısında, Kuzeydeki endüstrileşmiş kentler de Güney çiftliklerinde çalışan siyah Amerikalıları çekti.
İşgücünün niteliği önemli bir konu olmayı sürdürmektedir. Günümüzde Amerikalılar, insan sermayesinin pek çok modern ileri teknoloji endüstrisinde başarı sağlamak için bir anahtar olduğunu düşünmektedir. Bunun sonucu olarak, hükümet ileri gelenleri ve iş çevresi yetkilileri bilgisayar ve telekomünikasyon gibi yeni endüstrilerin gereksinim duyduğu türde kıvrak zekayı ve uyum sağlamaya yatkın beceriyi işçilere kazandıracak öğretim ve eğitimin önemini vurgulamaktadır.
Bunlara karşın, doğal kaynaklar ve emek ekonomik sistemin sadece bir kesimini oluşturmaktadır. Bu kaynaklar elden geldiğince etkin bir biçimde düzenlenmeli ve yönlendirilmelidir. Amerikan ekonomisinde piyasadan gelen verilere göre çalışan yöneticiler bu işlevi yerine getirirler. Amerikadaki geleneksel yönetim yapısını yukarıdan aşağıya uzayan bir komuta zinciri oluşturur; yetki, tüm işin düzenli ve etkin bir biçimde yürümesini güvence altına alan yönetim kurulu başkanından başlayıp teşebbüsün çeşitli bölümlerinin eşgüdümünü sağlamakla yükümlü olan daha aşağı düzeydeki yönetim birimlerinden geçer ve fabrikadaki usta başına kadar akar. Çok sayıda iş çeşitli bölümler ve işçiler arasında paylaştırılmıştır. 20. yüzyılın başlarında, Amerikadaki bu uzmanlaşma ya da işbölümünün sistematik çözümlemelere dayanan bilimsel yönetimi yansıttığı söylenirdi.
Teşebbüslerin
pek çoğu bu geleneksel yapı içinde çalışmakla birlikte bazıları da
yönetim konusunda değişen görüşler benimsedi. Giderek yoğunlaşan
küresel rekabetle karşılaşan Amerikan teşebbüsleri, özellikle,
kalifiye işçi çalıştıran ve hızla gelişmek, değişmek ve hatta
sipariş üzerine mal üretmek zorunda kalan ileri teknoloji
endüstrilerinde daha esnek bir örgüt yapısı oluşturmaya
çalışmaktadır. Aşırı hiyerarşinin ve işbölümünün yaratıcılığı
önlediği yolundaki inanış her geçen gün daha yoğunlaşmaktadır. Bunun sonucu olarak da pek çok şirket örgüt yapısını yassıltmış,
yönetici sayısını azaltmış ve birkaç iş dalında birden çalışan
ekiplere daha fazla yetki aktarmıştır.
Doğal olarak, yöneticilerin ve ekiplerin birşeyler üretebilmek için bir teşebbüs olarak örgütlenmeleri gereklidir. Amerika Birleşik Devletlerinde anonim şirketlerin, yeni bir teşebbüse girişmek için gerekli parayı toplamak ya da mevcut bir teşebbüsü büyütmek konusunda etkili bir araç olduğu kanıtlanmıştır. Anonim şirket, hisse senedi sahibi diye bilinen bir grubun gönüllü olarak oluşturduğu, karmaşık kurallara ve geleneklere göre yönetilen bir ekonomik teşebbüstür.
Anonim şirketlerin mal ya da hizmet üretebilmek için parasal kaynaklara gereksinimi vardır. Gerekli sermayeyi oluşturmak amacıyla genelde sigorta şirketlerine, bankalara, emekli sandıklarına, bireylere ve diğer yatırımcılara hisse senedi (varlıklarından pay) ya da bono (uzun vadeli borç) satarlar. Özellikle bankalar gibi bazı kurumlar da anonim şirketlere ve diğer teşebbüslere borç verirler. Federal hükümet ve eyalet hükümetleri bu finansman sisteminin güvenliğini ve güvenilirliğini garantilemek ve yatırımcıların sağlıklı karar verebilmelerine yönelik serbest bilgi akışını sağlamak amacıyla ayrıntılı kurallar ve düzenlemeler geliştirmişlerdir.
Gayrı safi
milli hasıla (GNP), belirli bir yıl üretilen mal ve hizmet düzeyini
belirler. Amerika Birleşik Devletlerinde GNP düzenli bir biçimde artmış ve
1983te 3,4 trilyon doların üstündeyken 1998de yaklaşık 8,5 trilyon
dolar olmuştur. Bu veriler ekonominin sağlığını ölçmeye yararsa da,
ulusun durumunu her açıdan ölçemez. Gayrı safi milli hasıla bir
ekonominin ürettiği mal ve hizmetlerin piyasa değerini gösterir;
fakat, bir ulusun yaşam niteliğini ortaya koyamaz. Sözgelimi,
bireysel mutluluk ve güvenlik, temiz bir çevre ve sağlık gibi bazı
önemli değişkenler tümüyle bu göstergenin dışında kalır.
KARMA BİR
EKONOMİ: PİYASANIN ROLÜ
Amerika Birleşik Devletlerinde bir karma ekonomi olduğu söylenir; çünkü, hem bireysel teşebbüsler hem de hükümet önemli rol oynar. Gerçekten de Amerikan ekonomi tarihindeki en kalıcı tartışmalardan bazıları özel sektörle kamu sektörünün rolleri üzeride odaklanmıştır.
Amerikan serbest teşebbüs sistemi bireysel iş sahipliğini öne çıkarır. Ülkede mal ve hizmetlerin en büyük kısmını özel teşebbüs üretir ve toplam ekonomik üretimin üçte ikisi özel kullanım amacıyla bireylere giderken, üçte biri de hükümet ve iş çevreleri tarafından satın alınır. Tüketicinin rolü gerçekten o kadar büyüktür ki zaman zaman ülkede bir tüketici ekonomisi bulunduğu ileri sürülür.
Bireysel iş sahipliğine verilen bu önem kısmen Amerikalıların kişisel özgürlüğe olan inançlarından kaynaklanmaktadır. Ulus yaratıldığından beri Amerikalılar aşırı hükümet gücünden korkmuşlar ve hükümetin bireyler üzerindeki yetkisini, ekonomik alandaki rolünü de içermek üzere, sınırlamaya çalışmışlardır. Buna ek olarak Amerikalılar genelde, özel iş sahipliği özelliği taşıyan bir ekonominin, hükümetin iş sahibi olmasını öne çıkaran bir ekonomiden daha etkin çalışacağına inanmaktadırlar.
Neden? Amerikalıların inancına göre, ekonomik güçlere müdahale edilmezse, mal ve hizmetlerin fiyatını arz ve talep belirler. Buna karşılık fiyatlar da, iş çevrelerinin neler üretmesi gerektiğini belirler; eğer halk bir malı ekonominin ürettiğinden daha çok miktarda almak isterse o malın fiyatı yükselir. Bu gelişme yeni şirketlerin ya da diğerlerinin dikkatini çeker ve kar sağlama fırsatı sezdikleri için o malı daha çok üretmeye başlarlar. Buna karşılık, eğer halk bir malı daha az miktarda almak isterse fiyatlar düşer ve rekabete dayanamayan üreticiler ya işlerine son verir ya da başka mallar üretmeye başlar. Bu gibi sistemlere piyasa ekonomisi adı verilir. Bunun aksine sosyalist bir ekonomi, hükümetin daha çok iş sahibi olması ve merkezi planlama özelliği taşır. Amerikalıların çoğunluğu, vergi gelirlerine bağlı bulunan hükümetlerin fiyat değişmelerine özel sektörün yaptığı kadar önem vermeyeceklerini ya da piyasa güçlerinin gerektirdiği disiplinin etkisini duymayacaklarını düşündükleri için, sosyalist ekonomilerin doğal olarak daha verimsiz kalacağına inanırlar.
Buna karşın
serbest teşebbüs de sınırlamalarla karşı karşıyadır. Amerikalılar,
belirli hizmetlerin özel sektöre oranla kamu tarafından daha iyi
sağlanacağına her zaman inanmışlardır. Sözgelimi
Amerika Birleşik Devletlerinde hükümet, yargının, çok sayıda özel okul ve eğitim
merkezi bulunmasına karşın öğretimin, karayolu ağının, toplumsal
istatistik yayınlarının ve ulusal savunmanın yönetilmesinden birinci
derecede sorumludur. Buna ek olarak, fiyat sisteminin iyi
yürümediği durumlarda hükümetin gerekli düzeltmeleri yapmak amacıyla
müdahalede bulunması da istenir. Sözgelimi doğal tekelleri
düzen altına alır ve piyasa güçlerini bastıracak ölçüde kuvvetlenen
diğer işletme gruplaşmalarını denetlemek ya da dağıtmak için
antitröst yasaları uygular. Hükümet ayrıca piyasa
güçlerinin erişemeyeceği sorunlara da el atar. Özel yaşantılarında sorunlar
olması ya da ekonomideki dalgalanmalar nedeniyle işsiz kalmaları
yüzünden sıkıntıya düşen bireylere sosyal yardım ya da işsizlik
sigortası olanakları sağlar; yaşlılara ve yoksullara yapılan sağlık
yardımlarının büyük kısmını karşılar; hava ve su kirliliğinin
azaltılması amacıyla özel endüstriyi denetler; doğal afetler
yüzünden kayba uğrayan bireylere düşük faizli borç verir. Hükümet,
bunların yanı sıra özel teşebbüsün başa çıkamayacağı kadar masraflı
olan uzay araştırmalarında da baş rolü oynamıştır.
A.B.D. başka
değişimler de geçirdi. Nüfus ve işgücü dramatik bir biçimde
çiftliklerden kentlere, tarlalardan fabrikalara ve, en önemli olarak
da, hizmet endüstrilerine yöneldi. Günümüz ekonomisinde bireysel
hizmet ve kamu hizmeti sağlayanların sayısı tarımsal ve mamul mal
üretenlerin sayısından çok daha fazladır. İstatistiklere göre,
kendi işine sahip olanlar, son yüzyıl boyunca ekonomi
karmaşıklaştıkça büyük ölçüde başkaları için çalışma eğilimine
girmişlerdir.
HÜKÜMETİN
EKONOMİDEKİ ROLÜ
Ekonomiye biçim veren kararların büyük çoğunluğu tüketiciler ve üreticiler tarafından alınmakla birlikte, hükümetin A.B.D. ekonomisi üzerinde en az dört alanda büyük etkisi olmaktadır:
İstikrar ve Büyüme: Federal hükümet belki de en başta, sürekli büyümeyi, yüksek istihdam düzeyini ve fiyat dengesini sağlamaya çalışarak ekonomik faaliyetin genel hızını ayarlamaktadır. Harcama ve vergi oranlarını düzenlemek (maliye politikası) ya da para arzını yönetmek ve kredi kullanımını kontrol etmek (para politikası) yoluyla ekonominin büyüme hızını azaltıp çoğaltabilir ve böylelikle de fiyat ve istihdam düzeyini etkileyebilir.
1930ların Büyük Bunalımını izleyen yıllarda uzun zaman, ekonomik daralmalar, yani yavaş ekonomik gelişme ve yüksek işsizlik dönemleri, en büyük tehdit olarak görüldü. Daralma tehlikesinin en ciddi görüldüğü günlerde hükümet, kendisi büyük ölçüde harcama yaparak ya da tüketicilerin daha çok harcamalarını sağlamak amacıyla vergileri azaltarak ve para arzının hızla artmasını teşvik ederek ekonomiyi güçlendirmeye çalıştı. 1970lerde özellikle enerji alanındaki fiyatların büyük ölçüde artması güçlü bir enflasyon - fiyat düzeyinde genel yükselme - korkusu yarattı. Bunun sonucunda hükümet ileri gelenleri, ekonomik daralmayla savaşacakları yerde enflasyonu sınırlamak amacıyla harcamaları kısmaya, vergi kesintilerine direnmeye ve para arzındaki artışları sınırlamaya başladılar.
Ekonomide
istikrar sağlamaya yönelik en iyi önlemlerin neler olduğu
konusundaki görüşler 1960larla 1990lar arasında önemli biçimde
değişti. Hükümet 1960larda maliye politikasına, yani ekonomiyi
etkilemek için hükümet gelirleriyle oynamaya büyük ölçüde
güveniyordu. Harcamalar ve vergiler Başkan ve Kongre tarafından
kontrol edildiği için, seçimle göreve gelen bu yetkililer ekonomiyi
yönlendirmede büyük rol oynadılar. Yüksek enflasyon, yaygın
işsizlik ve muazzam bütçe açıkları yaşanan bir dönem nedeniyle,
genel ekonomik faaliyetlerin hızını düzenlemede maliye politikasının
en iyi yöntem olduğu yolundaki güven sarsıldı. Bunun yerine, faiz
oranları gibi araçlar kullanarak ülkedeki para arzını kontrol
altında tutmaya yönelen para politikaları giderek artan bir önem
kazandı. Maliye politikası, Başkan'dan ve Kongreden büyük ölçüde
bağımsız olan ve Federal Rezerv Kurulu adıyla tanınan merkez bankası
tarafından yönetilmektedir.
Düzenleme ve Kontrol:A.B.D. federal
hükümeti özel teşebbüsü çeşitli biçimlerde düzenler. Düzenleme de
iki genel sınıfa ayrılır. Ekonomik düzenlemeyle fiyatların
doğrudan ya da dolaylı olarak kontrolü amacı güdülür. Hükümet
geleneksel olarak, elektrik üretim şirketleri gibi tekellerin makul
oranlardan fazla kar elde etmek için fiyatları yükseltmelerini
engellemeye çalışır. Hükümet zaman zaman diğer endüstri
alanlarında da ekonomik kontrol uygulamıştır. Büyük Bunalımı
izleyen yıllarda, hızla değişen arz ve talep karşısında kontrolsüz
biçimde dalgalanma eğilimi gösteren tarımsal mal fiyatlarında
istikrar sağlayabilmek amacıyla karmaşık bir yöntem oluşturuldu. Karayolu taşımacılığı şirketleri ve daha sonraları da havayolları
gibi bazı teşebbüsler zararlı olacağını düşündükleri fiyat
indirimlerine gitmemek için kendiliklerinden hükümet düzenlemesi
talebinde bulundular ve bunu elde ettiler.
Bir başka ekonomik düzenleme biçimi olan antitröst yasalar uygulanarak da piyasa güçlerinin sağlamlaştırılmasına ve böylelikle doğrudan düzenleme yapmaya gereksinim kalmamasına çalışılır. Hükümet ve bazan da özel işletmeler, rekabeti gereksiz biçimde sınırlayabilecek uygulamaları ya da şirket birleşmelerini yasaklamak amacıyla antitröst yasalara başvururlar.
Hükümet özel şirketleri halkın sağlığını korumak ya da temiz ve sağlıklı bir çevre sağlamak gibi toplumsal amaçlarla da kontrol eder. Sözgelimi A.B.D. Besin Maddeleri ve İlaçlar İdaresi zararlı ilaçları yasaklar; Mesleksel Tehlikeler ve Sağlık İdaresi işçileri çalışırken karşılaşabilecekleri bedensel zararlara karşı korur; Çevre Koruma İdaresi de su ve hava kirliliğini kontrol amacı güder. Amerikalıların hükümet düzenlemeleri karşısındaki tutumları 20. yüzyılın son otuz yılı içinde büyük ölçüde değişti. 1970lerin ilk yıllarında politika yapıcıları, ekonomik düzenlemelerin etkin olmayan şirketleri havayolu ve kara taşımacılığı gibi endüstrilerden yararlanan tüketiciler aleyhine koruduğundan gittikçe daha fazla endişe duymaya başladılar. Aynı zamanda teknolojik değişiklikler de daha önceleri doğal tekel oldukları düşünülen telekomünikasyon gibi endüstrilerde yeni rakipler yarattı. Bu gelişmeler de düzenlemeleri gevşetecek bir dizi yasa çıkarılmasına yol açtı.
Her iki
siyasal partinin liderleri 1970ler, 1980ler ve 1990larda
düzenlemelerde genel bir yumuşamaya gidilmesini benimsedilerse de,
toplumsal amaçlar sağlamaya yönelik düzenlemeler konusunda daha
zayıf bir görüş birliği vardı. Toplumsal amaçlı düzenlemeler Büyük
Bunalımı ve İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda ve daha sonra
da 1960larda 1970lerde giderek büyüyen bir önem kazanmıştı. Buna
karşın 1980lerde Ronald Reaganın başkanlık yıllarında hükümet
düzenlemelerin serbest teşebbüsü engellediğini, işletme
maliyetlerini yükselttiğini ve böylelikle de enflasyonu
körüklediğini iddia ederek, işçileri, tüketicileri ve çevreyi
korumaya yönelik düzenlemeleri yumuşattı. Yine de pek çok
Amerikalı belirli olaylar ya da eğilimlere karşı yakınmayı sürdürdü
ve hükümet, çevre korunmasını da içeren bazı alanlarda yeni
düzenlemelere gitmek zorunda kaldı. Bu arada bazı
vatandaşlar da seçimle göreve gelen yetkililerin belirli sorunlara
yeterli çabukluk ya da güçle yönelmediklerini ileri sürerek
mahkemelere başvurdular. Sözgelimi 1990larda bireyler ve giderek
hükümetin kendisi de sigara içmenin sağlığa karşı tehlike
oluşturduğu gerekçesiyle tütün şirketleri aleyhine dava açtılar. Uzun vadeli ödemeleri gerektiren büyük bir parasal uzlaşma sonucu
sigara içmeyle ilişkili hastalıkların tedavi giderlerini eyaletlerin
karşılamasına olanak sağlandı.
Doğrudan
Hizmet.
Her düzeydeki hükümet pek çok doğrudan hizmet
sağlamaktadır [Ç.N.: A.B.D. yönetim sisteminde Federal Hükümet'in
altında Eyalet Hükümetleri ve Yerel Hüküğmetler vardır]. Sözgelimi
federal hükümet ulusal savunmadan sorumludur; çok kez yeni ürünlerin
geliştirilmesine yol açan araştırmaları destekler; uzay
araştırmalarını yönetir; işçilerin iş başında beceri sağlamalarını
ve iş bulmalarını kolaylaştırmak amacıyla onlara yardımcı olur. Hükümet harcamalarının yerel ve bölgesel ekonomiler ve hatta
ekonomik faaliyetlerin genel hızı üzerinde önemli etkileri vardır.
Doğrudan
Yardım.
Hükümet bunların yanı sıra işletmelere ve bireylere
doğrudan çeşitli türde yardım da yapar. Küçük işletmelere düşük
faizli borç verir ve teknik yardımda bulunur; üniversitede okumak
isteyen öğrencilere de düşük faizli kredi açar. Hükümet destekli
teşebbüsler kredi kurumlarının elindeki ipotek belgelerini satın
alıp bunları yatırımcılar tarafından alınıp satılabilecek borç
senetlerine dönüştürür ve böylelikle konut kredisi verilmesini
teşvik eder. Hükümet ayrıca ihracatı da etkin biçimde destekler ve
yabancı ülkelerin ithalatı sınırlayıcı ticaret engelleri
getirmelerini önlemeye çalışır.
Hükümet
kendilerine yeterince bakamayan bireylere de destek olur. İşverenlerden alınan bir vergiyle finanse edilen Sosyal Güvenlik
programı Amerikalıların büyük bir kesiminin emeklilik gelirlerini
sağlar. Medicare programı sayesinde yaşlıların pek çok tedavi
gideri karşılanır. Mediacaid programı da düşük gelirli ailelerin
sağlık giderlerini finanse eder. Çok eyalette hükümet ruh
hastalarının ya da önemli bedensel engelleri olan bireylerin bakımı
amacıyla kurumlar işletir. Federal hükümet yoksul ailelerin besin
maddesi almalarına yardımcı olmak için Yiyecek Pulları çıkarır;
federal hükümet ve eyalet hükümetleri çocuklu yoksul ailelere destek
amacıyla ortaklaşa sosyal yardım bağışlarında bulunur.
Aralarında
Sosyal Güvenlik de bulunan bu programların pek çoğunun kökü,
1933-1945 yılları arasında görev yapmış olan Başkan Franklin D.
Dooseveltin Yeni Düzen programlarına kadar uzanır. Rooseveltin
reformlarının anahtarı, yoksulluğa bireysel ahlak bozukluklarının
değil toplumsal ve ekonomik nedenlerin yol açtığı inancıydı. Anılan
görüş, kökü New England Püritenizminde yatan genel inancı
reddediyordu; bu inanca göre, başarı Tanrının lutfunun,
başarısızlıksa Tanrının hoşnutsuzluğunun simgesiydi. Bu yeni görüş
Amerikan toplumsal ve ekonomik düşüncesinde önemli bir dönüşüm
oluşturuyordu. Buna karşın günümüzde bile, özellikle sosyal yardıma
ilişkin belirli sorunlarda yukarıda anılan eski inançların izleri
görülebilmektedir.
Aralarında
Medicare ve Medicaidin de bulunduğu, bireylere ve ailelere yönelik
pek çok yardım programına ise 1960larda Başkan Lyndon Johnsonun
(1963-1969) Yoksullukla Savaş günlerinde başlandı. Bahis konusu
programların bazıları 1990larda parasal güçlüklerle karşılaştı ve
çeşitli reform önerileri ortaya atıldıysa da Amerika
Birleşik Devletlerindeki
her iki büyük parti de onları desteklemeyi sürdürdü. Buna karşılık
programların muhalifleri, işsiz ama sağlıklı bireylere sosyal
yardım yapmanın onlarda sorunlara çözüm arama isteği yerine
bağımlılık yaratacağını iddia ettiler. Başkan Bill Clinton
(1993-2001) yönetiminde 1996da onaylanan reform yasaları, sosyal
yardım alabilmek için bireylerin çalışmakta olmaları koşulunu
getirmekte ve yardım sürelerine de sınırlamalar koymaktadır.
YOKSULLUK VE
EŞİTSİZLİK
Amerikalılar ekonomik sistemleriyle gururlanırlar ve onun vatandaşların iyi bir yaşam sağlamaları için fırsat yarattığına inanırlar. Buna karşın, ülkenin pek çok yöresinde yoksulluğun inatla sürmekte olduğu gerçeği onların bu inancına gölge düşürmektedir. Hükümetin yoksullukla savaş çabaları belirli bir ilerleme sağladıysa da sorunu ortadan kaldıramadı. Aynı şekilde, güçlü bir ekonomik büyüme yaşanan dönemler de yeni iş olanakları yarattı ve yoksulluğu azalttı ama tümüyle yok edemedi.
Federal
hükümet dört kişilik bir ailenin temel geçimini sağlamak için
gerekli asgari bir gelir miktarı saptar. Bunun düzeyi hayat
pahalılığına ve ailenin yaşadığı bölgeye bağlı olarak değişebilir. 1998de yıllık geliri 16.530 doların altında olan dört kişilik bir
aile yoksul sayılıyordu.
Yoksulluk sınırının altında yaşayan birey oranı 1959da yüzde 22,4 iken 1978de yüzde 11,4e düştü; ancak, ondan sonra çok dar bir sınır içinde oynadı ve 1998de yüzde 12,7 olarak gerçekleşti.
Kaldı ki
toplam oranlar çok daha büyük yoksulluk çekilen yerleşim birimlerini
gizlemektedir. 1998de Afrikalı-Amerikalıların dörtte birinden
fazlası (yüzde 26,1) yoksulluk içinde yaşıyordu; bu oran
huzursuzluk yaratacak kadar yüksek olmakla birlikte tüm siyahların
yüzde 31inin yoksul tanımına girdiği 1979a göre bir ilerleme
sayıldı ve 1959dan beri en düşük yoksulluk oranını oluşturdu. Özellikle evli olmayan annelerin bakmakla yükümlü bulunduğu aileler
yoksulluğa maruz kalmaktadır. Kısmen bu gerçeğin sonucu olarak
1997de yaklaşık beş çocuktan biri (yüzde 18,9) yoksuldu. Yoksulluk
oranı Afrikalı-Amerikalı çocuklar arasında yüzde 36,7 ve İspanyol
kökenliler arasında da yüzde 34,4tü.
Bazı uzmanlar
resmi istatistiklerin yoksulluğu gerçek boyutlarından daha fazla
gibi gösterdiğini, çünkü sadece parasal geliri hesaba katıp Besin
Pulu, sağlık yardımı ve sosyal konutlar gibi hükümet yardımlarını
göz ardı ettiğini ileri sürmektedirler. Buna karşın diğer bazıları
da anılan programların bir ailenin tüm beslenme ve sağlık
gereksinimlerinin pek azını karşılayabildiğini ve bir sosyal konut
açığı bulunduğunu iddia etmektedirler. Bazılarına göre ise
gelirleri yoksulluk sınırının üzerinde olan belirli aileler bile
iskan, sağlık ve giyim gibi gereksinimlerini karşılamak amacıyla
beslenme giderlerini kısmakta ve bu nedenle de açlık çekmektedir. Yine bazı uzmanlar da yoksulluk düzeyindeki bireylerin zaman zaman
geçici işlerde ve ekonominin yeraltı sektöründe çalışıp para
kazandıklarını ve bunların da resmi istatistiklere yansımadığını
söylemektedirler.
Ne olursa
olsun, Amerikan ekonomik siteminin kazanımları eşit dağıtmadığı
açıktır. Washingtonda kurulu bir araştırma örgütü olan Ekonomik
Politika Enstitüsüne göre 1997de Amerikan ailelerinin en zengin
beşte birinin geliri toplam ulusal gelirin yüzde 47,2sini
oluşturmaktaydı. Bunun aksine, en yoksul beşte bir toplam ulusal
gelirin sadece yüzde 4,2sini ve en yoksul yüzde 40 ta yüzde 14ünü
elde etmekteydi.
Amerikan
ekonomisinin genelde gönençli olmasına karşılık, eşitsizliğe
yönelik endişeler 1980lerde ve 1990larda da sürdü. Küresel
rekabetin giderek artması sonucu pek çok geleneksel imalat
endüstrisi işçisi tehdit altında kaldı ve ücretleri durağanlaştı. Aynı zamanda federal hükümet de düşük gelirli aileleri daha varlıklı
olanlara karşı kollayan vergi politikalarından uzaklaştı ve iyi
durumda bulunmayanlara yardım amacıyla yürütülen çok sayıda
toplumsal programın bütçelerini kıstı. Bu arada daha varlıklı
aileler de hızla gelişen sermaye piyasasında sağlanan kazancın pek
çoğunu elde ettiler.
1990ların
sonlarına doğru özellikle daha yoksul işçilerin gelirleri artmaya
başlayınca, yukarıda belirtilen durumun tersine dönmeye başladığını
gösteren belirtiler ortaya çıktı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde yine
de bu eğilimin sürüp sürmeyeceğini belirlemek için henüz çok
erkendi.
HÜKÜMETİN
BÜYÜMESİ
A.B.D. Hükümeti
Başkan Franklin Roosevelt yönetiminden başlayarak büyük ölçüde
büyüdü. Rooseveltin Yeni Düzeninde, Büyük Bunalımın yarattığı
işsizliğe ve sıkıntılara son verme çabası nedeniyle pek çok yeni
federal program yaratıldı ve var olanların çoğu da
yaygınlaştırıldı. Amerika Birleşik
Devletlerinin İkinci Dünya Savaşı
sırasında ve sonrasında dünyanın en önemli askeri gücü olarak
yükselmesi de hükümetin büyümesini besledi. Savaş sonrası dönemde
kentsel ve banliyö yerleşim bölgelerinin büyümesi de kamu
hizmetlerinin yayılmasına olanak sağladı. Eğitim konusunda daha
yaygın beklentilerin başlaması hükümetin okullara ve üniversitelere
önemli yatırımlar yapmasına yol açtı. Bilimsel ve teknolojik
ilerlemelere yönelik muazzam bir ulusal baskı 1960larda yeni
kuruluşlar yarattı ve uzay araştırmalarından sağlık konularına kadar
yayılan bir alanda büyük kamu yatırımlarına girişilmesini
gerektirdi. Çok sayıda Amerikalının 20. yüzyılın başlarında var
olmayan sağlık ve emeklilik programlarına gittikçe daha fazla
bağımlı duruma gelmeleri de federal harcamaları büyük ölçüde
arttırdı.
Pek çok
Amerikalının Washingtondaki federal hükümetin kontrolsüz ölçüde
şiştiğini düşünmelerine karşın istihdam istatistikleri bunun böyle
olmadığını göstermektedir. Hükümette çalışanların sayısı büyük
ölçüde artmışsa da bu daha çok eyaletlerde ve yerel düzeyde
olmuştur.1960-1990 arasında eyalet hükümetlerinde ve yerel
yönetimlerde çalışanların sayısı 6,4 milyondan 15,2 milyona
yükselirken, federal hükümetteki sivil görevli sayısı 2,4 milyondan
sadece 3 milyona çıkmıştır. Federal işgücü azaltmalar sonunda
1998de 2,7 milyona düşmüş, fakat eyalet hükümetleri ve yerel
yönetimlerin çalıştırdığı görevli sayısı 1998de yaklaşık 16 milyon
olmuş ve anılan azaltma düzeyini çok aşmıştır. (Amerika
Birleşik Devletlerinin Vietnam savaşıyla uğraştığı sırada askerde olan Amerikalıların sayısı 1968de yaklaşık 3,6 milyona erişmiş ve bu
sayı 1998de 1,4 milyona inmiştir.)
Hükümetin sağladığı yaygın hizmetlere yönelik ödemelerin yapılabilmesi için gittikçe artan vergi yükü, Amerikalıların büyük hükümet karşısındaki genel hoşnutsuzluğu ve kamu görevlisi sendikalarının yoğunlaşan gücü nedeniyle 1970lerde, 1980lerde ve 1990larda çok sayıda politika yapıcısı, gerekli hizmetleri sağlayacak en etkin kurumun hükümet olup olmadığını sorgulamaya başladı. Hükümetin belirli görevlerinin özel sektöre devredilmesi yöntemini tanımlamak için özelleştirme deyimi ortaya atıldı ve dünya çapında hızla kabul gördü.
Amerika Birleşik
Devletlerinde özelleştirme özellikle belediyelerde ve bölgesel
düzeyde görüldü. New Yorkda New York, Californiada Los Angeles,
Pennsylvaniada Philadelphia, Texasda Dallas ve Arizonada Phoenix
gibi büyük A.B.D. kentlerinde, sokak lambalarının onarımından katı
atıkların toplanmasına ve bilgi işlemden hapishanelerin
yönetilmesine kadar değişen ve önceleri doğrudan belediyelerin
kendilerinin yaptıkları pek çok çalışma özel şirketlere ya da kar
amacı gütmeyen diğer kuruluşlara verilmeye başlandı. Bu arada bazı
federal kuruluşlar da özel teşebbüs gibi çalışma yolunu seçti;
sözgelimi Amerika Birleşik Devletleri Posta Servisi faaliyetlerini yürütmek
için genel vergilere değil kendi gelir kaynaklarına başvurur.
Bunlara karşın
kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi hala çok çelişkili bir konu
oluşturmaktadır. Yandaşları, özelleştirmenin maliyeti düşürdüğü ve
özel sektörün üretkenliğini arttırdığı konusunda ısrar ederken,
diğerleri aksini savunmakta, müteahhitlerin kar elde etmek
istediklerini ve pek de üretken olmadıklarını ileri sürmektedirler.
Kamu sektöründeki sendikalar doğal olarak özelleştirmelerin pek
çoğuna hararetle karşı çıkmakta ve müteahhitlerin ihaleyi kazanmak
için çok düşük teklif verdikten sonra maliyeti önemli ölçüde
arttırdıklarını kanıtlayan belirli örnekler bulunduğunu ileri
sürmektedirler. Yandaşları ise, özelleştirme rekabete yol açarsa
etkinliğin de artacağını savunmaktadırlar. Belirli durumlarda
özelleştirme tehdidi yerel hükümet çalışanlarını daha etkin olmaya
bile teşvik edebilir.
Düzenlemelere, hükümet harcamalarına ve sosyal yardım reformuna ilişkin tartışmaların açıkça gösterdiği gibi hükümetin ülke ekonomisindeki uygun rolü, Amerika Birleşik Devletlerinin bağımsızlığına kavuşmasından 200 yıl sonra bile büyük bir anlaşmazlık konusu olmayı sürdürmektedir.
|
|
BÖLÜM III - AMERİKAN EKONOMİSİ: KISA BİR TARİHÇE
Modern Amerikan ekonomisinin kökleri Avrupalı yerleşimcilerin ekonomik kazanım elde etmeye çabaladıkları 16., 17. ve 18. yüzyıllara uzanır. Yeni Dünya bundan sonra sınırlı ölçüde başarılı bir koloni ekonomisinden küçük ve bağımsız bir çiftlik ekonomisine ve giderek de çok karmaşık bir endüstri ekonomisine dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri bu evrim sırasında büyümesine ayak uyduracak daha da karmaşık kurumlar geliştirdi. Hükümetin ekonomideki rolü ise her dönemde görülmekle birlikte genelde arttı.
Kuzey
Amerikanın ilk yerleşimcileri Amerika Yerlileriydi. Bu halkın
günümüzde Bering Boğazının bulunduğu bölgedeki bir kara köprüsünden
geçerek 20.000 yıl önce Asyadan Amerikaya geldikleri
sanılmaktadır. (Amerikaya ilk ayak basan Avrupalı kaşifler
Hindistana geldiklerini düşündükleri için yanlışlıkla bu halka
Hintliler demişlerdi.) Bahis konusu yerli halk bazan kabileler ve
bazan da kabile konfederasyonları halinde örgütlenmişti. Kendi
aralarında ticaret yaptıkları halde diğer kıtalardaki halklarla ve
hatta Avrupalı yerleşimciler gelinceye kadar Güney Amerikadaki
yerli halkla bile pek az temasları bulunuyordu. Geliştirdikleri
ekonomik sistem ise onların topraklarına sonradan yerleşen
Avrupalılar tarafından yok edilmiştir.
Amerikayı ilk
keşfeden Avrupalılar Vikingler'di; fakat, 1000 yılında gerçekleşen
bu olay büyük ölçüde gözden kaçtı. O günlerde Avrupa toplumunun en
büyük kesimi hala tarıma ve toprak mülkiyetine bağlı bulunmaktaydı. Ticaret, Kuzey Amerikanın daha çok araştırılmasını ve orada
yerleşilmesini teşvik edecek oranda önem kazanmamıştı.
İspanya
bayrağı altında denizcilik yapan bir İtalyan olan Kristof Kolomb
Asyaya ulaşan bir güneybatı geçidi bulmaya çıktı ve 1492de bir
Yeni Dünya keşfetti. Bunu izleyen 100 yıl boyunca Avrupadan yola
çıkan İngiliz, İspanyol, Portekizli, Hollandalı ve Fransız kaşifler
altın, zenginlik, onur ve zafer peşinde Yeni Dünyaya doğru yelken
açtılar.
Buna karşın
Kuzey Amerikanın vahşi bölgeleri ilk gelen kaşiflere pek az altın
ve ondan da az zafer sunduğu için çoğu orada kalmadı. Kuzey
Amerikaya yerleşenler daha sonraki yıllarda gelenlerdi. Bir
grup
İngiliz 1607de, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olacak olan ilk
kalıcı yerleşim birimini kurdular. Adı Jamestown olan bu birim
günümüzdeki Virginia eyaleti topraklarında bulunuyordu.
KOLONİLEŞTİRMEİlk yerleşimcilerin yeni bir vatan aramalarına yol açan çeşitli nedenleri vardı. Massachusettse yerleşen Pilgrimler dinsel baskıdan kaçmak isteyen dindar ve soğukkanlı İngilizlerdi. Virginia benzeri diğer kolonilerse temelde ticaret girişimleri olarak kurulmuştu; ancak, çok kez dindarlıkla ticari çıkar el ele yürüyordu.
İngilterenin daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olacak olan kolonileri kurup yürütmekteki başarısı, büyük ölçüde, imtiyazlı şirketler kullanmasından kaynaklanıyordu. İmtiyazlı şirketler, ekonomik kazanım peşinde olan ve belki de İngilterenin ulusal amaçlarını gerçekleştirmek isteyen hissedar (genellikle tüccarlar ve zengin toprak sahipleri) gruplarıydı. Şirketlerin özel sektör tarafından finanse edilmesine karşılık Kral her projeye ekonomik hakların yanı sıra siyasal yetkiler ve yargı yetkileri tanıyan bir imtiyaz ya da bağış veriyordu. Buna karşın koloniler genelde hemen kar sağlayamadıkları için İngiliz yatırımcılar çok kez imtiyazlarını yerleşimcilere devrettiler. O günlerde pek anlaşılmamıştı ama bunun siyasal sonuçları çok büyük oldu. Koloniciler kendi yaşamlarını, kendi toplumlarını ve kendi ekonomilerini kurmaya bırakıldılar; bu gerçekte yeni bir ulusun temellerinin atılması anlamına geliyordu. İlk kolonilerin zenginliği tuzakla kürk hayvanı yakalamaya ve kürk ticaretine dayanıyordu. Massachusettste balıkçılık ta temel bir zenginlik kaynağıydı. Buna karşın, kolonilerdeki halk genelde küçük çiftliklerde yaşıyor ve kendi kendine yeterli oluyordu. Birkaç küçük kentte ve North Carolina, South Carolina ve Virginiadaki büyük çiftliklerde temel gereksinim mallarının bir kesimi ve lüks maddelerin hemen hepsi tütün, pirinç ve çivit karşılığında ithal ediliyordu.
Koloniler büyüdükçe destek endüstrileri gelişmeye başladı. Çeşitli bıçkı evleri ve tahıl değirmenleri ortaya çıktı. Koloniciler önceleri balıkçı tekneleri ve sonradan da ticaret tekneleri yapmak için tersaneler kurdular. Küçük demir döküm atölyeleri de açtılar. 18. yüzyıla gelindiğinde bölgesel ekonominin biçimi ortaya çıkmıştı; New England kolonileri gönenç yaratmak için gemi yapımına ve denizciliğe dayanıyordu; Maryland, Virginia ve Carolina'lardaki çoğunlukla köle çalıştırılan büyük çiftliklerde pamuk, pirinç ve çivit üretiliyordu; New York, Pennsylvania, New Jersey ve Delawaredeki orta koloniler de deniz yoluyla mal ve kürk taşımacılığı yapıyorlardı. Köleler dışındaki bireylerin yaşam standardları yüksekti; gerçekten de İngilteredekini bile aşıyordu. İngiliz yatırımcılar çekilmiş oldukları için meydan koloniciler arasındaki müteşebbislere kalmıştı.
1770e
gelindiğinde Kuzey Amerika kolonileri, hem ekonomik hem de siyasal
açıdan I. James döneminden beri (1603-1625) İngiltere politikasına
egemen olmuş bulunan ve giderek yükselen özyönetim akımının bir
parçası konumuna gelmeye hazırlardı. İngiltere ile aralarında
vergileme konusunda ve diğer başka alanlarda anlaşmazlıklar çıktı;
Amerikalılar İngiliz vergilerinde ve yasal düzenlemelerinde
özyönetim taleplerini karşılayacak biçimde değişiklik yapılacağını
umuyorlardı. İngiliz hükümetiyle olan sürtüşmelerin onlarla genel
savaşa ve kolonilerin bağımsızlığına yol açacağını pek az kişi
düşünüyordu.
17. ve
18. yüzyıllarda İngilteredeki siyasal kargaşa dönemlerinde
olduğu gibi Amerikan Devrimi de (1775-1783) hem ekonomik hem
siyasaldı ve İngiliz filozofu John Lockenin Sivil Hükümet
Üzerine İkinci İncelemesinden (1690) açıkça alınmış
olan vazgeçilmez yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakları cümleciğini
toplanma çağrısı olarak kullanan orta sınıf tarafından
destekleniyordu. Nisan 1775teki bir olay savaşı başlattı.
Massachusettsin Concord kentindeki bir koloni silah deposunu ele
geçirmek isteyen İngiliz askerleri Koloni milisleriyle çatıştılar. Kim olduğu bilinmeyen birinin ateş etmesi üzerine sekiz yıl sürecek
bir savaş patladı. Kolonicilerin çoğunluğunun başlangıçtaki amacı
belki de İngiltereden siyasal ayrılma değildi; fakat, varılan kesin
sonuç bağımsızlık ve yeni bir devletin, yani
Amerika Birleşik Devletlerinin
yaratılması oldu.
YENİ ULUSUN
EKONOMİSİ
1787de kabul edilen ve günümüze kadar yürürlükte kalan A.B.D. Anayasası pek çok bakımdan yaratıcı bir dehanın eseridir. Bir ekonomik yasa olarak, Maineden Georgiaya ve Atlas Okyanusundan Mississippi Vadisine uzanan tüm ülkenin birleşmiş ya da ortak bir pazar oluşturduğu hükmünü getirmiştir. Eyaletlerarası ticarete hiçbir gümrük resmi ya da vergi uygulanamaz. Anayasa uyarınca Federal hükümet yabancı ülkelerle yapılan ve eyaletler arasında yürütülen ticareti düzenleyebilir, tekdüze iflas yasaları çıkarabilir, para basabilir ve değerini ayarlayabilir, ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimlerine ilişkin standardlar koyabilir, postaneler ve anayollar açabilir ve patentler ve telif haklarını düzenleyen kurallar getirebilir. Yukarıda değinilen son hüküm, fikri mülkiyetin ilk günlerden başlayarak tanındığını gösteriyordu ve bu konu 20. yüzyıl sonlarında yapılan ticaret görüşmelerinde büyük bir önem kazanacaktı.
Ülkenin Kurucu
Atalarından biri ve ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton,
federal hükümetin yeni doğmuş endüstrilere açık destek sağlayarak ve
ithalata koruyucu gümrük tarifeleri uygulayarak onları beslemeye
yönelik bir ekonomik kalkınma stratejisi uygulanmasını savunuyordu. Ayrıca, kolonilerin Bağımsızlık Savaşı sırasında yüklendikleri kamu
borçlarını üstlenmek amacıyla bir ulusal banka yaratılması için de
federal hükümeti zorluyordu. Yeni hükümet Hamiltonun belirli
önerilerine direndiyse de sonuçta gümrük tarifelerini Amerikan dış
politikasının temel bir ögesi yaptı ve bu tutum yaklaşık
20. yüzyıl
ortalarına kadar sürdürüldü.
Amerikalı
çiftçiler başlangıçta bir ulusal bankanın yoksullar aleyhine
varsıllara hizmet edeceğinden korktular; fakat, ilk
Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bankası 1791de kuruldu, 1811e kadar çalıştı ve o
tarihte yerine bir başka banka oluşturuldu.
Hamilton
Amerika Birleşik Devletleriinn ekonomik büyümesinin çeşitlendirilmiş
ulaştırma, imalatçılık ve bankacılık aracılığıyla sürdürülmesi
gerektiğine inanıyordu. Hamiltonun politikadaki rakibi Thomas
Jefferson ise felsefesini sıradan bireylerin siyasal ve ekonomik
zulme karşı korunmasına dayandırmıştı. Özellikle küçük çiftçileri
en değerli vatandaşlar olarak övüyordu. Jefferson 1801de başkan
oldu (1801-1809) ve merkeziyetçilikten daha çok arındırılmış bir
tarım politikası uygulamaya yöneldi.
GÜNEYE VE BATIYA İLERLEYİŞ
Güneyde
başlangıçta önemsiz bir ürün olan pamuk Eli Whitneyin 1793te
çırçır makinesini (pamuğu tohumlarından ve diğer yabancı maddelerden
ayıklayan makine) icat etmesi üzerine büyük bir gelişme gösterdi. Güneydeki büyük çiftlik sahipleri, sık sık daha batıya giden küçük
çiftçilerin topraklarını satın aldılar. Köle işçilerin emeğiyle
beslenen büyük çiftlikler kısa zamanda belirli aileleri pek çok
zenginleştirdi.
Bununla birlikte, batıya gidenler sadece güneyliler değildi. Bazan Doğudaki köyler bir tüm olarak bölgeden ayrılıyor ve Ortabatının daha verimli çiftlik arazilerinde yeni yerleşim birimleri kuruyordu. Batıya göçenler çok kez bağımsızlığa sıkı sıkıya bağlı bulunan ve her tür hükümet denetimine ya da müdahalesine güçlü bir biçimde karşı çıkan kişiler olarak tanımlanmalarına karşın gerçekte hükümetten dolaylı ya da dolaysız pek çok yardım sağlamışlardır. Hükümet tarafından yapılan Cumberland Pike yolu (1818) ve Erie Kanalı (1825) gibi ulusal kara ve suyolları yeni yerleşimcilerin batıya göç etmelerinde ve daha sonra da batının tarımsal ürünlerinin pazarlara taşınmasında yardımcı olmuştur.
Andrew Jackson
1829da başkanlığa gelince pek çok yoksul ve varlıklı Amerikalı onu
ideal edindi; çünkü, o da yerleşime yeni açılan sınır bölgesinde
ağaçtan yapılmış bir kulübede yaşama başlamıştı. Başkan Jackson
(1829-1837), Hamiltonun Ulusal Bankasının Doğunun yerleşmiş
çıkarlarını Batınınkilere tercih ettiğine inandığı için bir
ardılının kurulmasına karşı çıktı. Jackson ikinci bir dönem için
seçilince, Bankanın görev süresini yenilemek istemedi ve Kongre
de onu destekledi. Bu davranışları ülkenin parasal sistemine karşı
güveni sarstı ve 1834 ve 1837de önemli ticari paniklere yol açtı.
Ekonomik
sarsıntılar XIX. yüzyıl süresince A.B.D. ekonomisinde yaşanan hızlı
büyümeyi engellemedi. Yeni icatlar ve sermaye yatırımları yeni
endüsteriler kurulmasına ve ekonomik büyümeye yol açtı. Ulaştırma
geliştikçe sürekli olarak yeni pazarlar açıldı. Buharlı gemiler
nehir trafiğinin daha hızlı ve daha ucuz olmasını sağladı; fakat,
demiryollarının geliştirilmesi daha da büyük bir etki yarattı ve
geniş arazi bölümleri kullanıma açıldı. Kanallar ve karayolları
gibi demiryollarının ilk kuruluş günlerinde de arazi bağışı
biçiminde önemli hükümet yardımları yapıldı. Buna karşın, diğer
ulaştırma biçimlerinin aksine, demiryolları büyük ölçüde yerel ve
Avrupa kaynaklı özel yatırımları da çekti.
Bu heyecan
dolu günlerde çabuk zengin olma düzenleri bollaştı. Borsa
fırsatçıları bir gecede hazineler kazandılar; buna karşılık çok kişi
de tüm tasarruflarını yitirdi. Bunlara karşın, uzak görüşlülüğün ve
yabancı yatırımların bir araya gelmesi, altın yataklarının bulunması
ve Amerikan halkının ve kişisel zenginliğin büyük katkısı sonucu
ülkede yaygın bir demiryolu sistemi kurulabildi ve bu da
endüstrileşme için temel oluşturdu.
ENDÜSTRİYEL
BÜYÜME
Endüstri
Devrimi 18. yüzyılın sonlarında ve
19. yüzyılın başlarında
Avrupada oluştu ve hızla Amerika Birleşik Devletlerine yayıldı. 1860ta
Abraham Lincoln başkan seçildiğinde ülke nüfusunun yüzde 16sı
kentlerde yaşmakta ve ulusal gelirin üçte biri imalattan
sağlanmaktaydı. Kentleşmiş endüstri genelde Kuzey Doğuda
toplanmıştı; pamuklu bez üretimi önde gelen endüstriydi, ayakkabı,
yünlü giysi ve makine üretimi de yayılmaktaydı. İşçilerin
çoğunluğunu göçmenler oluşturuyordu. 1845-1855 arasında Avrupadan
yılda yaklaşık 300.000 göçmen geliyordu. Bunların çoğu yoksul
kişilerdi; Doğu kentlerinde ve çok kez de ülkeye varış limanlarında
yerleşmişlerdi.
Buna karşılık
Güney tarım bölgesi olmayı sürdürdü; sermaye ve endüstri ürünleri
için de Kuzeye bağlı kaldı. Güneyin, köle kullanımını da içeren,
ekonomik çıkarları ancak siyasal güç tarafından ve Güney federal
hükümeti kontrol ettiği sürece korunabilirdi.1856da kurulmuş olan
Cumhuriyetçi Parti endüstrileşmiş Kuzeyi temsil ediyordu. 1860ta
Cumhuriyetçiler ve başkan adayları olan Lincoln köle
kullanılmasından pek söz etmiyorlar, ama ekonomik politika konusunda
çok açık konuşuyorlardı. 1861de bir koruyucu gümrük tarifesi kabul
ettirmeyi başardılar. 1862de ilk Büyük Okyanus demiryolunu kurma
imtiyazı verildi. 1863 ve 1864te bir ulusal banka yasası taslağı
hazırlandı.
A.B.D. İç
Savaşında (1861 - 1865) Kuzeyin zafer kazanması ile ülkenin ve
ekonomi politikasının geleceği kesinleşmiş oldu. Köle işgücüne
dayalı sistem kaldırıldı ve Güneydeki büyük pamuk çiftlikleri daha
az kar getirir oldular. Savaş gereksinimleri nedeniyle hızla
gelişmiş olan Kuzey endüstrisi ilerlemesini sürdürdü. Endüstriciler ülkenin toplumsal ve siyasal faaliyetleri de içeren
yaşamının pek çok kesiminde egemen olmaya başladılar. Güneyin, 70
yıl sonra çevrilecek film klasiği Rüzgar Gibi Geçtide
duygusal biçimde dile getirilecek olan, büyük çiftlik aristokrasisi
ortadan kalktı.
İCATLAR,
KALKINMA VE BÜYÜK İŞ ADAMLARI
İç Savaşı
izleyen hızlı ekonomik gelişme modern A.B.D. endüstriyel ekonomisinin
temellerini oluşturdu. Bir yeni keşifler ve icatlar patlaması
görüldü ve bu olgu yarattığı derin değişiklikler nedeniyle bazıları
tarafından ikinci bir endüstri devrimi olarak tanımlandı. Batı
Pennsylvaniada petrol keşfedildi. Yazı makinesi geliştirildi.
Soğutmalı demiryolu vagonları kullanıma girdi. Telefon, gramofon ve
elektrik ampulü icat edildi. 20. yüzyılın ilk yıllarında at
arabalarının yerini otomobiller aldı ve uçakla yolculuk başladı.
Anılan
başarılara koşut olarak ülkenin endüstriyel alt yapısı da
geliştirilmeye başlandı. Appalachian Dağlarında kuzeyde
Pennsylvaniadan güneyde Kentuckye kadar uzanan bölgede zengin
kömür yatakları bulundu. Orta Batının kuzeyinde Superior Gölü
bölgesinde büyük demir madenleri açıldı. Bu iki önemli ham maddenin
biraraya getirilebildiği yerlerde çelik üreten fabrikalar
geliştirildi. Açılan büyük bakır ve gümüş madenlerini kurşun
madenleri ve çimento fabrikaları izledi.
Endüstri
büyüdükçe seri imalat yöntemleri geliştirildi. Frederick W. Taylor,
bilimsel yöneticilik konusunda öncü oldu; her işçinin işlevini
özenli bir biçimde belirledi; onların çalışmalarıyla ilgili yeni ve
daha etkin yöntemler yarattı. (Gerçek seri imalat fikrini Henry
Ford geliştirdi ve 1913te, her işçinin tek bir basit işlem yapacağı
hareketli otomobil montaj bandını kurdu. Çok uzak görüşlü olduğu
daha sonra anlaşılan bir atılım yapan Ford, işçilerine günde 5 dolar
gibi pek cömert bir ücret önerdi ve böylelikle işçilerin çoğu
ürettikleri otomobillerin aynı zamanda müşterisi haline geldiler ve
endüstrinin yayılmasına yardım sağladılar.)
19. yüzyılın
ikinci yarısının Parıltılı Çağı büyük iş adamlarının ortaya
çıktığı dönemdi. Pek çok Amerikalı
büyük parasal imparatorluklar kuran bu iş adamlarını ideal
olarak algıladı. Bahis konusu kişilerin
başarısı çok kez, John D. Rockefellerin petrolde yaptığı gibi, yeni
bir hizmet ya da ürünün uzun vadedeki gelişme olasılığını
görebilmekte yatıyordu. Şiddetli bir rekabet
içindeydiler ve tek amaçları parasal başarı ve güç peşinde koşmaktı.
Bu devler arasında John D.Rockefeller ve Forda ek olarak, demiryolu
işletmeciliğiyle zengin olan Jay Gould, banker J.Pierpont Morgan ve
çelik üğretimcisi Andrew Carnegie sayılabilir. Aralarından bazıları,
o günün işletmecilik anlayışına göre, dürüst kişilerdi; buna karşın
diğer bazıları zenginlik ve güç elde edebilmek için kuvvete, rüşvete
ve hileye başvurdular.
Girişimcilerin
belki de en gösterişlisi sayılan Morgan hem özel hem de iş
yaşamında büyüklüğü kendisine ölçü olarak almıştı. Kendisi ve
dostları kumar oynuyorlar, yatlarda geziyorlar, zengin partiler
düzenliyorlar, saray benzeri evler yapıyorlar ve Avrupanın sanat
eserlerini satın alıyorlardı. Buna karşın, Rockefeller ve Ford gibi
kişiler püritenlerinkine benzer özellikler sergiliyorlardı. Küçük
kasaba değerlerini ve yaşam biçimini sürdürüyorlardı. Sürekli
kiliseye giden kişiler olarak diğer bireyler üzerinde de bir
sorumlulukları olduğuna inanıyorlardı. Kişisel erdemlerin başarı
sağlayabileceğini düşünüyorlardı; çalışmaya ve tutumlu olmaya
inançları büyüktü. Daha sonra varisleri de Amerikadaki en büyük
insancıl yardım vakıflarını kurdular.
Avrupadaki
üst düzey aydınların genelde ticareti aşağılık bir işlev gibi
görmelerine karşılık daha akışkan sınıf yapısına sahip bir toplum
içinde yaşayan Amerikalıların çoğu para kazanma olgusuna hevesle
sarılıyorlardı. Ticari girişimin riskinden ve verdiği heyecandan
hoşlandıkları kadar ticari başarının sağlayabileceği yüksek yaşam
standardlarını, gücü ve ünü de seviyorlardı.
Bunlara karşın, her
istediğini yapan büyük girişimciler, Amerikan ekonomisi 20.
yüzyılda olgunluğa eriştikten sonra Amerikalıların ideali olma
çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Önce demiryollarında daha
sonra diğer iş alanlarında anonim şirketlerin ortaya çıkmasıyla
yaşamsal bir değişim kendini gösterdi. Büyük iş adamlarının yerini
anonim şirketlerin başına geçen teknokratlar, yani yüksek ücretli
yöneticiler aldı. Anonim şirketin yükselişine bağlı olarak
işletmelerin gücünü ve etkisini dengeleyici bir kuvvet hizmeti gören
örgütlenmiş işçi hareketi de gelişti. 1980lerin ve
1990ların teknolojik devrimi büyük iş adamları çağını anımsatan
yeni bir teşebbüs kültürü ortaya çıkardı. Microsoftun başı olan
Bill Gates bilgisayar yazılımları düzenleyip satarak muazzam bir
servet oluşturdu. Gatesin büyük karlar sağlayan bir imparatorluk
yaratması nedeniyle, kurduğu şirket 1990ların sonunda rakiplerini
sindirmek ve tekel yaratmak suçlamasıyla A.B.D. Adalet Bakanlığının
antitröst dairesi tarafından mahkemeye verildi. Buna karşın Gates
bir insancıl yardım vakfı da kurdu ve vakıf kısa sürede benzerleri
arasında en büyük olma konumuna erişti. Günümüzdeki Amerikalı iş
çevresi liderlerinin pek çoğu Gates kadar göze batan bir yaşam
sürdürmemekte, anonim şirketlerin geleceğini onlar belirlemekte,
ancak, bunun yanı sıra insancıl yardım örgütlerinin ve okulların
yönetim kurullarında da görev yapmaktadırlar. Ulusal ekonominin
durumuyla ve Amerikanın diğer ülkelerle olan ilişkileriyle
ilgilenmekte ve hükümet yetkilileriyle danışmak için her an
Washingtona gidebilmektedirler. Kuşkusuz hükümeti etkilemekte,
fakat, Parıltılı Çağdaki bazı büyük iş adamlarının inandığının
aksine, onu kontrol etmemektedirler.
HÜKÜMET
MÜDAHALESİ
Amerika
tarihinin ilk yıllarında politikadaki liderlerin çoğunluğu federal
hükümetin, ulaştırma alanı hariç, özel sektöre pek fazla
karışmasında isteksiz davranmışlardır. Genelde bırakınız
yapsınlar doktrinini benimsemişlerdir; anılan doktrin yasaların ve
düzenin korunması dışında hükümetin ekonomiye müdahale etmesine
karşıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında, küçük işletmeler,
çiftlikler ve işçi hareketleri hükümetlerin onlar adına
müdahalesini istemeye başlayınca bu davranış da değişmeler gösterdi.
Yüzyılın
sonlarına doğru hem iş çevreleri liderlerine hem de Orta Batı ve
Batıdaki çiftçilerin ve işçilerin oldukça köktenci siyasal
hareketlerine kuşkuyla bakan bir orta sınıf gelişti. İlericiler
olarak anılan bu kişiler hükümetin rekabeti ve serbest teşebbüsü
güvence altına almak için iş yaşamını düzenlenmesinden
yanaydılar. Ayrıca, özel sektördeki yolsuzluklarla da savaştılar.
Kongre 1887de
demiryolu işletmeciliğini düzenleyen bir yasa (Eyaletlerarası
Ticaret Yasası) ve 1890da da, büyük şirketlerin tek bir endüstriyi
kontrol etmesini engelleyen bir yasa (Sherman Antitröst Yasası)
kabul etti. Ancak, 1900-1920 yılları arasında Cumhuriyetçi Başkan
Theodore Roosevelt (1901-1909), Demokrat Başkan Woodrow Wilson
(1913-1921) ve ilericilere yakınlık duyan diğerleri iktidara
gelinceye kadar bu yasalar kararlı bir biçimde uygulanmadı. Aralarında günümüzün Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu, Gıda ve İlaç
İdaresi, Federal Ticaret Komisyonu da bulunan pek çok düzenleyici
kuruluş bu dönemde yaratıldı.
Ekonomiye
hükümet müdahalesi en önemli yükselişini 1930ların Yeni Düzen
döneminde elde etti. 1929da sermaye piyasasının çöküşü ülke
tarihindeki en ciddi ekonomik karışıklığı, yani Büyük Bunalımı
(1929-1940) yaratmıştı. Başkan Franklin D.Roosevelt (1933-1945) bu
olağanüstü durumu aşmak amacıyla Yeni Düzeni başlattı.
Amerikanın modern ekonomisini belirleyen en önemli yasaların ve kurumların çoğu Yeni Düzen döneminde yaratılmıştır. Yeni Düzen yasaları federal hükümetin yetkisini bankacılık, tarım ve sosyal güvenlik alanlarına yaydı. Ücretlere ve çalışma saatlerine ilişkin asgari standardları belirledi ve çelik, otomobil ve kauçuk ürünleri gibi endüstri alanlarında işçi sendikalarının yayılmasında aracı rolü oynadı. Günümüzde ülkenin modern ekonomisinin işlemesi için vazgeçilmez sayılan programlar ve daireler yaratıldı: menkul sermaye borsasını düzenleyen Hisse Senetleri ve Senet Borsası Komisyonu; banka mevduatını güvence altına alan Federal Mevduat Sigortası Kurumu; belki de en önemli kurum sayılan ve yaşlıların işgücünün bir parçası çalıştıkları sırada yaptıkları katkılara dayanarak onlara emekli maaşı sağlayan Sosyal Güvenlik İdaresi gibi.
Yeni Düzen liderleri iş çevreleriyle hükümet arasında daha yakın bağlar kurma konusunda belirli bir heves gösterdiler; fakat, bu çabaların bazıları İkinci Dünya Savaşından sonra yok oldu. Kısa ömürlü bir Yeni Düzen programı olan Ulusal Endüstriyel Güçlenme Yasası ile iş çevresi liderlerinin ve işçilerin aralarındaki anlaşmazlıkları hükümetin gözetimi altında çözümlemeye teşvik edilmelerine ve böylelikle üretkenliğin ve etkinliğin arttırılmasına çalışıldı. Amerikadaki bu işveren-işçi-hükümet düzenlemelerinde hiçbir zaman Almanya ve İtalyada görüldüğü gibi faşizme gidilmediyse de Yeni Düzen girişimleri bu üç anahtar ekonomi aktörü arasındaki güç paylaşımını yeni bir yöne döndürdü. Savaş sırasında A.B.D. hükümetinin ekonomiye büyük müdahalesi sonucu bahis konusu güç birleşmesi daha da yoğunlaştı. Savaş Üretimi Kurulu savaş önceliklerinin karşılanabilmesi için ülkenin üretim yeteneklerinde eşgüdüm sağladı. Yapısı değiştirilen tüketim malı fabrikaları pek çok askeri siparişi karşıladı. Otomobil yapımcıları tank ve uçak üreterek Amerika Birleşik Devletlerini demokrasinin silah deposu haline getirdiler. Ulusal gelirin artmasının ve tüketim mallarının yetersiz kalmasının enflasyona neden olmasını önleyebilmek amacıyla kurulan Fiyat Yönetim Bürosu belirli yerleşim birimlerinin kiralarını kontrol altına aldı; & |