KEŞİF GEZİLERİ
EDEBİYATI
Eğer tarihin
akışı farklı bir yön alsaydı, Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük
İspanyol veya Fransız denizaşırı imparatorluklarının bir parçası olması
hiç de zor olmayacaktı. Bugünkü sakinleri İspanyolca konuşup Meksika
ile tek bir ulus oluşturabilirler veya Fransızca konuşup Kanadada dili
Fransızca olan Quebec ve Montreal ile birleşebilirlerdi.
Yine de,
Amerika'nın ilk kaşifleri İngiliz, İspanyol veya Fransız değildi.
Amerika'nın araştırılmasına ait Avrupada ele geçen en eski kayıtlar bir
çeşit İskandinav dilindedir. Old Norse Vinland Saga (Eski Norse dilinde
Vinland Sagası) on birinci yüzyılın başlarında, yani Yeni Dünyanın
Avrupalılar tarafından keşfedilmesine ait bir sonraki kayıttan neredeyse
tam 400 yıl önce, serüvenci Leif Eriksson ve bir grup gezgin
İskandinavyalının Amerika'nın kuzeydoğu kıyısında - büyük bir olasılıkla
Kanadanın Nova Scotia bölgesinde - kısa bir süre için de olsa
yerleştiklerini anlatır.
Ancak, Amerika
ve dünyanın geri kalanı arasında bilinen ve sürdürülmüş ilk ilişki
İspanya'nın hükümdarları Ferdinand ve Isabellanın para vererek
desteklediği İtalyan kaşif Kristof Kolombun ünlü gezisiyle başladı. Kolomb Epistola adı altında 1493te basılan seyir defterinde gezinin
çarpıcı yanlarını; canavarlardan korkan ve dünyanın kenarından aşağı
düşeceklerini düşünen adamların dehşetini; gemide neredeyse isyan
çıktığını; daha önce hiç kimsenin gitmediği kadar uzağa gittiklerini
gemicilerin anlamaması için gemi kayıtlarını nasıl değiştirdiğini; ve
Amerikaya yaklaştıklarında ilk defa karayı nasıl gördüklerini anlatır.
Bartolomé de
las Casas Amerikan Kızılderilileri ve Avrupalılar arasındaki ilk
temaslar konusunda en zengin bilgi kaynağıdır. Genç bir rahip olarak
Kübanın ele geçirilmesinde yardımcı oldu. Kolombun seyir defterinin
kopyasını çıkarttı ve yaşamının daha sonraki dönemlerinde
Kızılderililerin İspanyollar tarafından köleleştirilmesini eleştiren,
uzun ve canlı bir biçimde History of the Indiansı (Kızılderililerin
Tarihi) yazdı.
Sömürge kurmak
için ilk İngiliz girişimleri birer felaketle sonuçlandı. İlk sömürge
1585de Kuzey Carolina sahillerine yakın Roanokeda kurulmuştu;
sömürgede yaşayanların tümü yok oldu ve bölgedeki mavi-gözlü Croatan
Kızılderililerini anlatan efsaneler günümüze kadar geldi. 1607'de kurulan ikinci sömürge Jamestown, daha kalıcı oldu. Açlık, vahşilik ve
kötü yönetime dayandı. Bununla beraber, dönemin edebiyatının Amerika için
parlak renklerle çizdiği resim onu zenginlik ve fırsatlar ülkesi olarak
resmeder. Sömürgecilik hikayeleri dünyaca tanındı. Roanokenin keşfi
Thomas Hariot tarafından, A Briefe and True Report of the New-Found
Land of Virginia (Yeni Kurulmuş Ülke Virginia Hakkında Kısa ve
Gerçek Rapor, 1588) başlığı altında özenle kaydedilmişti. Hariotun
kitabı derhal Latinceye, Fransızcaya ve Almancaya çevrilmiş, yazılar
ve resimler gravüre dönüştürülmüş ve 200 sene boyunca tekrar basılmıştır.
Jamestown
sömürgesinin liderlerinden biri olan Yüzbaşı John Smith tarafından
yazılmış ana kayıtlar, Hariotun doğru ve bilimsel kayıtlarının tam
tersidir. Amansız bir romantik olan Smithin maceralarını oldukça
süslediği anlaşılmıştır. Kızılderili bir genç kız olan Pocahontasın
tanınmış hikayesini ona borçluyuz. Gerçek veya hayal ürünü olsun, bu
hikaye Amerika'nın tarihsel hayal gücünde yerleşmiştir. Öyküde Büyük Şef
Powhatanın en sevdiği kızı olan Pocahontasın şefin elinde esir olan
Yüzbaşı Smithin hayatını nasıl kurtardığını anlatılır. Daha sonra,
İngilizler Pocahontası onlara rehine olarak vermesi için Powhatanı
ikna etmeyi başarınca, kızın inceliği, zekası ve güzelliği İngilizleri
etkiler ve 1614de bir İngiliz beyefendisi olan John Rolfe ile evlenir. Bu evlilik sömürgecilerle Kızılderililer arasında sekiz yıllık bir barış
dönemi başlatır. Böylece yeni kurulan sömürgenin devamı sağlanır.
17inci
yüzyılda korsanlar, serüvenciler ve kaşifler kalıcı sömürgecilere ikinci
defa bir yol açtılar ve sömürgeciler eşlerini, çocuklarını, çiftlik
aletlerini ve zanaat aletlerini de beraberlerinde getirdiler. Keşiflere
ait erken edebiyat örnekleri, günlüklerden, mektuplardan, gezi
notlarından, gemi seyir defterlerinden ve kaşiflerin kendilerini mali
açıdan destekleyenlere - Avrupalı hükümdarlar ya da ticaretle uğraşan
İngiltere ve Hollandada anonim şirketler- yolladıkları raporlardan
oluşuyordu. Bunlara zamanla yerleşmiş kolonilerin kayıtları da
eklendi. Sonunda İngiltere Kuzey Amerikadaki sömürgeleri ele geçirdiği
için en tanınmış ve en iyi sınıflandırılmış sömürge edebiyatı
İngilizcedir.
Amerikan
azınlık edebiyatı 20inci yüzyılda gelişmeye devam ederken ve Amerikan
hayatı artan bir biçimde çok kültürlü olurken, bilim adamları kıtanın
karışık etnik mirasının önemini yeniden keşfediyorlar. Edebiyatın
hikayesi günümüzde İngiliz kayıtlarına başvursa bile, çok zengin
kozmopolit başlangıcını bilmek çok önemlidir.
NEW ENGLANDDA
SÖMÜRGE DÖNEMİ
Büyük bir
olasılıkla dünya tarihinde Püritenler kadar aydın sömürgeciler yoktur. 1630 ve 1690 arasında
Amerika Birleşik Devletleri'nin New England olarak bilinen
kuzeydoğu bölgesinde bulunan üniversite mezunlarının sayısı ana
ülkedekilerle aynıydı. Zamanın en iyi eğitim almış kişilerinin el
değmemiş yerlerde hayatlarını riske atmak istemeyecek soylular olduğu
düşünülürse, bu çok şaşırtıcıdır. Kendini yetiştirmiş ve eğitmiş
Püritenler dikkat çeken istisnalardı. New England bölgesinde
sömürgelerini kurarken Tanrının buyruğunu anlamak ve yerine getirmek
için eğitim istiyorlardı.
Püritenlere
göre bir yazının iyi olması için, evin içinde Tanrıya tapmanın önemi ve
ruhun yeryüzünde karşı karşıya kaldığı ruhsal tehlikeler konularının tam
olarak farkına varılmasını sağlamalıdır. Püriten üslup karmaşık
metafizik şiirlerden basit günlüklere ve ezici bir biçimde bilgiçlik
taslayan dinsel tarihlere kadar çok değişebiliyordu. Üslup veya tarz ne
olursa olsun, bazı konular değişmiyordu. Hayat bir sınav gibi
görülüyordu; başarısızlık sonsuz lanete ve cehennem ateşine, başarı ise
eşsiz mutluluklara yol açıyordu. Bu dünya Tanrının gücü ile pek çok
farklı yüzüyle zorlu bir düşman olan Şeytanın gücü arasında sürekli bir
savaş arenasıydı. Bir çok Püriten heyecanla İsanın
dünyaya dönerek
insanın çilesine son vereceği ve 1000 yıllık barış ve esenlik dönemini
başlatacağı bin yılı (millennium) bekledi.
Bilim adamları
uzun zamandan beri Püritanizm ve kapitalizm arasındaki bağlantıya dikkat
çekmişlerdir: Her ikisi de hırsa, çok çalışmaya ve başarı için yoğun
çabalara dayanır. Her ne kadar Püriten bireyler, katı Tanrıbilimsel
anlamda kurtarılmış ve cennete gidecek seçilmişler arasında olup
olmadıklarını bilmeseler de, Püritenler yeryüzündeki başarının seçilmiş
olmanın bir işareti olduğuna inanırlardı. Zenginlik ve başarı aynı
zamanda ruhsal sağlığın ve sonsuz hayat vaatlerinin güvencesi olarak
kabul edilirdi.
Üstelik,
vekilharçlık kavramı başarıyı özendiriyordu. Püritenler her nesneyi ve
olayı daha derin ruhsal anlamları olan simgeler olarak görürler ve kendi
zenginliklerini ve toplumlarının iyi durumunu daha da ileri götürerek
Tanrının planlarına da daha çok uyduklarını düşünürlerdi. Dünyevi ve
dinsel dünyalar arasında ayırıcı bir çizgileri yoktu: Hayatın tamamı
Takdiri İlahinin bir ifadesiydi. Bu inanış daha sonra
Transandantalizm'de yeniden ortaya çıkar.
Püriten
yazarlar günlük olayların kaydını tutarken, onların ruhsal anlamlarını
ortaya çıkarmak için, İncil'i bölüm ve satır olarak belirtirdi. Tarih,
Yeni Dünya karşısında Püriten zafere ve Tanrının
Yeryüzündeki Krallığı'na
doğru giden sembolik bir dinsel panoramaydı.
New Englanda
yerleşen ilk Püriten sömürgeciler, Reformasyon Hıristiyanlığı'nın
ciddiyetine örnek oluşturdular. Hacılar olarak tanınan bu küçük bir
grup insan 1608de uygulanan zulümler sırasında, İngiltereden, daha o
zaman bile dinsel hoşgörüsüyle tanınan, Hollandaya göç etmişlerdi.
Püritenlerin
çoğu gibi İncil'i kelimesi kelimesine uyguladılar. Korintlilerin İkinci
Kitabı'nı okudular ve ona göre davrandılar Tanrı onların arasından çık
ve ayrı ol dedi. İngiliz Kilisesi'ni içinden arındıramayacaklarını
anlayınca Ayrılıkçılar yeraltında sözleşmeli kiliseler kurdular. Bu kiliseler krala değil, gruba sadakat yemini ettiler. Krala karşı
hainlikle suçlanan ve cehennemde yanmaya mahkum edilen bu kişiler
genellikle öldürülürdü. Ayrılıkları sonunda onları Yeni Dünya'ya
götürdü.
William Bradford
(1590-1657)
William
Bradford Ayrılıkçıların gelmesinden kısa bir süre sonra Massachusetts
Bay sömürgesinde Plymouth Valisi seçildi. Son derece dindar, kendini
kendini yetiştirmiş, Tanrının eski kehanetlerini kendi yerli
güzellikleri içinde kendi gözleriyle görmek için İbrani'ce dahil olmak
üzere birkaç dil bilen bir adamdı. Hollandaya yapılan göçe katılması,
Mayflower ile Plymoutha gelmesi, ve vali olarak görevleri onu
sömürgesinin ilk tarihçisi olmaya uygun kıldı. Plymouth Plantasyonunu
anlatan Of Plymouth Plantation (1651) hikayesi sömürgenin
başlangıcının açık ve zorlayıcı bir anlatımıdır. Amerika'nın ilk
görünüşünü anlatması haklı olarak ünlüdür:
Being thus
passed the vast ocean, and a sea of troubles. . . they had now no
friends to welcome them nor inns to entertain or refresh their
weatherbeaten bodies; no houses or much less towns to repair to, to seek
for succor. . . savage barbarians. . . were readier to fill their sides
with arrows than otherwise. And for the reason it was winter, and they
that know the winters of that country know them to be sharp and violent,
and subject to cruel and fierce storms. . . all stand upon them with a
weatherbeaten face, and the whole country, full of woods and thickets,
represented a wild and savage hue.
Bradford
İngilizlerin Yeni Dünyası'nda sömürgelerin kendilerini yönetmelerini
anlatan ilk dokümanı, Mayflower Sözleşmesi'ni Hacılar henüz gemideyken
hazırladı. Bu sözleşme bir buçuk asır sonra gelecek olan Bağımsızlık
Bildirgesi'nin öncüsüydü.
Püritenler,
dinsiz soylular ve ahlaksız yaşamla ilişkilendirdikleri dans etmek ve
kağıt oynamak gibi dünyevi eğlenceleri onaylamıyorlardı. Hafif kitaplar okumak ve yazmak da bu sınıfa giriyordu. Püriten zekalar
müthiş enerjilerini hayali olmayan ve dini tarzlara akıttılar: şiir,
vaazlar, din konusunda kitapçıklar ve tarihçeler. Özel günlükleri ve
tefekkürleri bu içedönük ve yoğun insanların zengin iç dünyalarını
kaydeder.
Anne Bradstreet
(c. 1612-1672)
Bir Amerikalı
tarafından yayınlanan ilk şiir kitabı, aynı zamanda bir kadın, Anne
Bradstreet, tarafından yayınlanan ilk Amerikan kitabı olma özelliğini
taşıyordu. İlk Amerikan sömürgelerinde matbaa makineleri olmadığından,
kitabın İngilterede basılmış olması hiç şaşırtıcı değildir. İngiltere'de
doğan ve eğitim alan Anne Bradstreet bir kontun arazilerinin
yöneticisinin kızıydı. 18 yaşındayken ailesiyle birlikte göç etti. Kocası sonunda Massachusetts Bay
sömürgesinin valisi oldu. Bu sömürge
daha sonra büyük Boston şehrine dönüştü. Uzun, dinsel şiirlerini
mevsimler gibi geleneksel konular üzerine yazdı ama günümüz okuyucuları
onun en çok günlük hayat üzerine yazdığı esprili şiirlerini ve kocasına
ile çocuklarına yazdığı sevgi dolu şiirlerini severler. İngilizlerin
metafiziksel şiirinden esinlendi. The Tenth Muse Lately Sprung Up in
America (Onuncu İlham Perisi Yakınlarda Amerikada Ortaya Çıktı,
1650) adlı kitabında Edmund Spenser, Philip Sidney ve diğer İngiliz
şairlerinin etkilerini görebiliriz. Sık sık özenle düşünülmüş
olağandışı benzetmeler ve genişletilmiş metaforlar kullanır.
To My Dear
and Loving Husband (Kıymetli ve Seven Kocama, 1678) oryantal şekilleri,
sevgi temasını ve o zamanlar Avrupada popüler olan kıyaslama fikrini
kullanır ama şiirin sonlarında bunlara dinsel bir anlam yükler:
If ever two
were one, then surely we.
If ever man were loved by wife, then thee;
If ever wife was happy in a man,
Compare with me, ye women, if you can.
I prize thy love more than whole mines of gold
Or all the riches that the East doth hold.
My love is such that rivers cannot quench,
Nor ought but love from thee, give recompense.
Thy love is such I can no way repay,
The heavens reward thee manifold, I pray.
Then while we live, in love let s so persevere
That when we live no more, we may live ever.
Edward Taylor (c. 1644-1729)
Anne Bradstreet
ve hatta New Englandın bütün ilk yazarları gibi, çok yetenekli şair ve
papaz Edward Taylor da İngilterede doğmuştu. Kendi toprağına sahip
küçük bir çiftçinin oğlu olan Taylor, öğretmenlik yaparken İngiliz
Kilisesi'ne bağlılık yemini etmektense 1668 yılında New Englanda gitmeyi
yeğledi. Harvard Üniversitesi'nde okudu ve Harvard eğitimli bir çok
papaz gibi Yunanca, Latince ve İbranice öğrendi. Bencil olmayan ve
dindar bir adam olan Taylor, sık ormanlarla kaplı, vahşi iç bölgelerin
160 kilometre içinde yer alan bir sınır kasabasında, Westfield,
Massachusettste kendisine teklif edilen ve ömür boyu sürecek papazlık
görevini kabul etti ve yeni gelen göçmenlere misyonerlik görevi
üstlendi. Taylor bölgedeki en iyi eğitim almış kişi olarak kasaba
papazı, doktor ve sivil lider olarak çalışırken bilgi birikimini
kullandı.
Mütevazı,
dindar ve çok çalışkan olan Taylor şiirlerini hiçbir zaman bastırmadı. Eserleri ancak 1930larda bulundu. Eserlerinin bulunmasını hiç kuşkusuz
ilahi takdir olarak görecekti; günümüz okurları Kuzey Amerikada 17inci
yüzyıl şiirinin en iyi örnekleri olan şiirleri için minnettar
olmalılar.
Taylor çeşitli
şiir çeşitleri yazdı: Cenazeler için hüzünlü şiirler, lirikler, bir
ortaçağ tartışması ve 500 sayfalık Metrical History of Christianity
(Hıristiyanlığın Vezin Ölçülü Tarihi) (temelde şehitler tarihi). Çağdaş
eleştirmenlere göre en iyi eserleri bir dizi kısa hazırlık
tefekkürleridir.
Michael
Wigglesworth (1631-1705)
Taylor gibi
Michael Wigglesworth da İngiltere doğumlu, Harvard eğitimli Püriten bir
papaz olarak tıpla uğraşıyordu ve hatırı sayılır üçüncü New Englandlı
sömürge şairiydi. En iyi tanınan eseri olan The Day of Doom
(Kıyamet Günü, 1662) Püriten temaları sürdürür. Sık sık edebi değeri
olmayan komik şiir olarak algılanan bu uzun öykü, Kalvinistik doktrinin
bu korkunç biçimde halka indirgenmiş haliyle sömürgeler döneminin en
sevilen şiiriydi. Bu Amerika'nın ilk çoksatar kitabı cehenneme mahkum
edilmenin balad ölçülerinde yazılmış çok kötü bir tanımıydı.
Şiir olarak çok
kötü olmasına karşın herkes tarafından çok sevildi. John Calvinin
otoritesi ile bir korku hikayesine duyulan hayranlığı ateşledi. İki
asırdan uzun bir süre boyunca insanlar bu uzun, korkunç dinsel terör
anıtını ezberlediler; çocuklar gururla onu ezbere okudular, büyükler ise
günlük konuşmalarında ondan alıntılar yaptılar. Bu şiirin korkunç
cezalandırmalarından sonra The Scarlet Letter (Kızıl Damga, 1850)
da Nathaniel Hawthorneun suçlu Püriten papazı Arthur Dimmesdalein
kendinde açtığı dehşetli yara veya Herman Melvillein yazdığı
Moby-Dickte (1851) New England Faustu olan sakat Kaptan Ahabın
yasaklı bilginin peşine düşmesi sonucunda Amerikan insanlığının gemisini
batırması çok da büyük bir ilerleme sayılamaz. (Moby-Dick, derin
ve rahatsızlık verici eserleri Protestan Amerikanın karanlık ve
metafiziksel görünüşünün henüz sona ermemiş olduğunu gösteren 20nci
yüzyıl Amerikan romancısı William Faulknerın en sevdiği romandı.)
Bir çok sömürge
edebiyatı örneği gibi, erken dönem New England şiiri ana vatanın
biçimlerini ve tekniklerini taklit etmekteydi. Buna karşın, dinsel
tutku ve İncile sık sık yapılan göndermeler ve yeni çevre New England
edebiyatına özel bir kimlik kazandırdı. Yalnız yaşayan Yeni Dünya
yazarları hızlı taşımacılık ve elektronik iletişimin bulunmasından önce
yaşadılar. Bunun sonucu olarak, sömürge yazarları İngilterede çoktan
modası geçmiş olan yazıları taklit ediyorlardı. Böylece, gününün en iyi
Amerikan şairi olan Edward Taylor, metafiziksel şiiri İngilterede
modası geçtikten sonra yazmaya başladı. Sömürgeleşmenin getirdiği
yalnızlıktan bazen Taylorun şiirinde olduğu gibi, şaşırtıcı yenilikler
taşıyan zengin eserler de çıkabiliyordu.
Sömürge
yazarları genellikle Ben Jonson gibi büyük İngiliz yazarlarından
habersiz görünüyorlardı. Bazı sömürge yazarları farklı mezhepten olan
İngiliz şairleri reddediyordu. Böylece kendilerini İngiliz dilindeki en
iyi liriklerden ve dramatik modellerden uzaklaştırmış oluyorlardı.
Ayrıca, bir çok sömürgeci, kitapların olmaması nedeniyle de bilgisiz
kalıyordu.
Yazı yazma,
inanç ve davranış için en büyük model, İncilin basıldığı vakit modası
geçmiş olan onaylanmış bir İngilizce çevirisiydi. Roma kilisesinden çok
daha eski olan İncilin yaşı, Püriten gözlerde onu yetkili kılıyordu.
New Englandlı
Püritenler Eski Ahitteki Musevi öykülerine sarılmışlar, onların da
Museviler gibi inançları yüzünden cezalandırıldıklarına, tek gerçek
Tanrıyı bildiklerine ve yeryüzünde bir cennet olan New Jerusalemi
kurmak için seçilmiş olduklarına inanıyorlardı. Eski Ahitteki eski
Musevilerle kendileri arasında bir paralellik olduğunun farkındaydılar. Musa Israelitleri Mısır'daki tutsaklıktan kurtararak Tanrının mucizevi
yardımıyla Kızıl Denizi iki yana açtı ve ilahi kanunları On Emir olarak
aldı. Musa gibi, Püriten liderler de, Tanrının yardımıyla vahşi denizi
aşarak ve Tanrının istekleri doğrultusunda yeni kanunlar ve yeni yönetim
biçimleri yaratarak halkı İngilteredeki ruhsal bozulmadan
kurtardıklarına inanıyorlardı.
Sömürge
dünyaları geçmişe ait olma eğilimindeydi. New England da istisna
değildi. New Englandlı Püritenler kendi seçimleri, inanışları ve çevre
şartlarıyla geçmişe aittiler.
Samuel Sewall
(1652-1730)
İncile yapılan
göndermelerle dolu dinsel şiirlerden daha kolay okunan yazı türü, gerçek
olayları aktaran, canlı ayrıntılar kullanan tarihsel ve dünyevi
anlatılardır. Vali John Winthrop'un yazdığı
Journal (Günlük,
1790) Massachusetts Bay sömürgesi ve Püritenlerin politik kuramı
konusunda bilgi veren en iyi kaynaktır.
1674 ile 1729
arasındaki yılların kaydedildiği Samuel Sewall'ın
Diarysi
(Günce) hem canlı hem de ilgi çekicidir. Sewall, Bradford ve Taylorda
gördüğümüz erken dönem New England yazarlarının modeline uyar. İngilterede doğan Sewall sömürgeye küçükken getirilmişti. Boston bölgesine yerleşti ve Harvarddan mezun olarak hukuksal, idari ve dinsel
işlerde çalıştı.
Sewall New
England sömürgelerindeki ilk dönem Püritenlerin sıkı dinsel yaşamından
daha sonraki, daha dünyevi Yankiler dönemindeki ticari zenginliğe geçişi
görecek kadar geç doğmuştu. Samuel Pepysin aynı dönemdeki İngiliz
günlüğüyle kıyaslanan güncesinde farkına varmadan bu geçişi
kaydetmiştir.
Pepysin
günlüğü gibi Sewallınki de günlük yaşamının ayrıntılı kayıtlarını
içerir ve Tanrıya saygılı ve iyi yaşamak konusundaki çabalarını
yansıtır. Flört ettiği bir kadına aldığı şekerleri not ettiği gibi
peruk takıp atlı araba kullanmak gibi soylu ve pahalı şeyler yapması
konusundaki tartışmalarını da kaydetmiştir.
Mary Rowlandson
(c. 1635-c. 1678)
Bilinen en eski
kadın düzyazı yazarı, bir rahibin karısı olan ve 1676daki bir
Kızılderili katliamında Kızılderililerin elinde geçirdiği 11 haftalık
sürenin hikayesini açık ve duygulu bir biçimde anlatan Mary
Rowlandsondur. Aynı John Williamsın The Redeemed Captive (Geri
Alınan Tutsak, 1707) başlıklı bir katliamın ardından Fransızlar ve
Kızılderililer tarafından iki yıl boyunca tutsak edilmesini anlatan
kitabı gibi, bu kitap da hiç şüphe yok ki, Kızılderili karşıtı duyguları
alevlendirdi. Kadınların ürettiği böyle yazılar genellikle özel bir
eğitim gerektirmeyen, evcil hikayelerdir. Kadın edebiyatının rahat
gerçekçiliğinden ve sağduyulu espri anlayışından yararlandığını
söyleyebiliriz; kuşkusuz, Sarah Kemble Knightın 1704'de yalnız başına ve
korkusuzca Bostondan New Yorka ve tekrar geriye yaptığı gezinin
Journali (Günlük) (1825'de yazarın ölümünden sonra yayınlanmıştır)
Püriten yazıların barok karmaşıklığından kurtulmuştur.
Cotton Mather
(1663-1728)
Bilgiçlik
taslama konusunda usta olan Cotton Matherden söz etmeden New England
sömürge edebiyatını tamamlanmış sayamayız. Massachusetts Baydeki dört
kuşaklık Mather hanedanının üçüncüsü olan Mather, New England hakkında
500den fazla kitap ve broşür yazmıştır. Matherin en iddialı eseri
olan 1702 tarihli Magnalia Christi Americana (Ecclesiastical
History of New England) (New Englandın Dinsel Tarihi) bir dizi
biyografi aracılığıyla New England yerleşimini ayrıntılı olarak tarihsel
kayda geçirir. Bu büyük kitap Tanrının krallığını kurmak için kutsal
görevle el değmemiş topraklara gönderilen Püritenleri tanıtır. Yapısal
olarak, bir dizi hikayeyle örnek oluşturan Amerikalı Azizlerin
Hayatlarının anlatımıdır. Coşkusu bir dereceye kadar azametli
tavırlarını affettirir: Ben Avrupanın yokluklarından Amerikan
sahillerine uçarak Hıristiyan dininin mucizelerini yazıyorum.
Roger Williams
(c. 1603-1683)
1660'li
yıllardan 1700 yıllara geçildiğinde, hoşgörü eğilimini durdurmak için
ortaya konan tek tük, sert Püriten çabalara karşın dinsel dogmatizm
yavaş yavaş azaldı. Papaz Roger Williams din üzerine görüşleri
nedeniyle sıkıntı çekti. Bir terzinin İngiltere doğumlu oğlu olarak
1635te New Englandın insafsız kışının ortasında Massachusettsten
kovuldu. Massachusetts Valisi John Winthrop tarafından gizlice
uyarıldığından, Kızılderililerle yaşayarak hayatta kalabildi; 1636da
Rhode Islandda farklı dinlerden insanlara kucak açacak yeni bir sömürge
kurdu.
İngilteredeki
Cambridge Üniversitesinin bir mezunu olarak çalışan insanlara ve değişik
görüşlere sempati beslemeye devam etti. Fikirleri onun zamanının çok
önündeydi. İmparatorluğu ilk eleştirenlerden biriydi ve Amerikan
topraklarının Kızılderililere ait olmasından ötürü Avrupalı kralların
Amerikada toprak dağıtmaya hakları olmadığı konusunda ısrarlıydı. Williams aynı zamanda kilise ve devletin ayrılmasından yanaydı bugün
hala Amerikada temel bir ilkedir. Hukuk mahkemelerinin dinsel
nedenlerle insanları cezalandırma gücüne sahip olmaması gerektiğini
savundu katı New England teokrasilerinin temelini zayıflatan bir
görüş. Eşitlik ve demokrasiye inanan birisi olarak Kızılderililerin
ömür boyu dostu oldu. Williamsın çok sayıda kitaplarının arasında
Kızılderili dillerinin ilk hazır cümle kitabı da vardır:
A Key Into
the Languages of America (Amerikan Dilleri için bir Anahtar, 1643). Kitap, aynı zamanda, kabileler arasında yaşarken geçirdiği zamanı temel
alarak Kızılderili yaşantısını göz alıcı bir biçimde anlatan
olgunlaşmamış bir etnoğrafyadır. Her bölüm, yemek yemek ve yemek zamanı
gibi bir konuya ayrılmıştır. Bu konuyla ilişkili olan Kızılderili
kelimeleri ve cümleleri yorumlarla, kısa fıkralarla ve bir şiirle
birlikte sunulmuştur. İlk bölümün sonu şöyledir:
If nature's
sons, both wild and tame,
Humane and courteous be,
How ill becomes it sons of God
To want humanity.
Eğlence ile
ilgili kelimeleri içeren bölümde, şöyle der: Garip bir gerçektir ki,
insan kendilerine Hıristiyan diyen binlercesinin yerine bu barbarların
arasında daha çok eğlence bulacaktır.
Williamsın
hayatı eşsiz bir ilham kaynağı oldu. İngilteredeki kanlı İç Savaş
sırasında gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında buz gibi New Englandda
nasıl hayatta kaldığından ilham alarak, kömür tedariki kesilince
Londranın fakirlerine kış boyunca odun taşıttı. Dinsel hoşgörünün
sadece farklı Hıristiyan mezhepleri için değil, Hıristiyan olmayanlar
içinde korunması gerektiği üzerine canlı makaleler yazdı.
The Bloody
Tenet of Persecution for Cause of Conscience (Vicdan Nedeniyle Kanlı
Zulüm Görüşü, 1644) adlı eserinde şöyle yazdı: Bu Tanrının hem isteği
hem de emridir en Pagan, Musevi, Türk veya Hıristiyan karşıtı vicdan
hürriyeti ve tapınma için her ulustan herkese izin verilmesi
. . . Cana yakın ve insanca Kızılderililerin yanında yaşarken edindiği
kültürler arası deneyimler hiç kuşkusuz onun bilgeliğini oluşturdu.
Sömürgelerde
etkileşim iki yönlüydü. Örneğin, John Eliot İncili Narragansett diline
çevirdi. Bazı Kızılderililer Hıristiyanlığı seçtiler. Bugün bile,
Yerli Amerikan kilisesi Hıristiyanlık ve Kızılderililerin geleneksel
inançlarının bir karışımıdır.
Amerikan
sömürgelerinde yavaş yavaş ortaya çıkan hoşgörü ve dinsel özgürlük
ruhunun temeli Quakerların memleketi olan Rhode Island ve
Pennsylvaniada atılmıştı. İnsancıl ve hoşgörülü olan Quakerlar, ya da
bilinen adlarıyla Dostlar bireyin vicdanının kutsallığının sosyal
düzen ve ahlakın kaynağı olduğuna inanırlardı. Quakerların evrensel
sevgi ve kardeşliğe olan temel inançları onları son derece demokratik
yaptı ve dogmatik dinsel otoriteye karşı çıktılar. Etkilerinden korkan
katı Massachusetts tarafından sürülen Quakerlar, William Pennin
liderliğinde 1681de Pennsylvania adlı çok başarılı bir sömürge
kurdular.
John Woolman
(1720-1772)
En tanınmış
Quaker eseri John Woolmanın yazdığı uzun Journal (Günlük, 1774)
dir. Bu günlüğünde iç dünyasını saf, yürekten ve çok tatlı bir üslupla
kaydetmiş ve bu bir çok Amerikan ve İngiliz yazarın beğenisini
kazanmıştır. Bu olağanüstü adam şehirdeki rahat evini bırakarak
onlardan bir şeyler öğrenebilmek ve fikirlerini paylaşmak için vahşi iç
kısımlarda Kızılderililerle yaşamaya gitti. Basitçe ifade ettiği
arzusu yaşamlarını ve içinde yaşadıkları
ruhu hissetmek ve anlamak
idi. Woolmanın adalet-sever ruhu doğal olarak sosyal eleştiriye döner: Gördüm ki bir çok beyaz
insan Kızılderililere rom satıyor. Ben bunun
çok büyük bir kötülük olduğunu düşünüyorum.
Woolman aynı
zamanda ilk kölelik karşıtı yazarlardan biriydi. 1754 ve 1762de iki
denemesi yayımlandı: Zencilere Sahip olmak Üzerine Bazı Düşünceler. Ateşli bir insaniyetperver olarak adaletsiz olduğunu düşündüğü
yetkililer ve kanunlar karşısında pasif boyun eğme yolunu seçmişti ve
bu yöntemiyle kuşaklar sonra Henry David Thoreau'nun tanınmış denemesi
Civil Disobediencea (Sivil İtaatsizlik, 1849) öncülük etmişti.
Jonathan Edwards
(1703-1758)
John Woolmanın
antitezi tanınmış Quaker'dan sadece 17 yıl önce doğmuş olan Jonathan
Edwards idi. Woolman çok az eğitim almıştı; Edwards çok eğitimliydi. Woolman kendi iç ışığının peşinden gitti, Edwards kendini kanunlara ve
otoriteye adamıştı. Her iki erkek de iyi yazarlardı ama sömürgelerdeki
dinsel deneyimin iki ters ucunu temsil ediyorlardı.
Edwards
şekillendiren aşırı görev duygusu, onu çevresinde ortaya çıkan
liberalizm güçleri karşısında katı ve karanlık Kalvinizmi korumaya
yöneltti. Sinners in the Hands of an Angry God (Kızgın Tanrının
Elindeki Günahkarlar, 1741) başlıklı korkutucu ve güçlü vaazı onun en
tanınmış eseriydi.
[I]f God should
let you go, you would immediately sink, and sinfully descend, and plunge
into the bottomless gulf. . . . The God that holds you over the pit of
hell, much as one holds a spider or some loathsome insect over the fire,
abhors you, and is dreadfully provoked. . . . he looks upon you as
worthy of nothing else but to be cast into the bottomless gulf.
Edwardsın
vaazları çok güçlü bir etkiye sahipti ve bütün katılanları isterik
ağlama krizlerine sürüklüyordu. Ancak, uzun vadede, ürkünç sertlikleri
insanları Edwardsın kahramanca savunduğu Kalvinizmden uzaklaştırdı. Edwardsın dogmatik, ortaçağ vaazları huzurlu ve refah içinde yaşayan
18inci yüzyıl sömürgecilerine artık uymuyordu. Edwardsdan sonra taze,
liberal hoşgörü akımları güçlendi.
GÜNEY VE ORTADAKİ
KOLONİLERDE EDEBİYAT
Devrim öncesi
güneyin edebiyatı soylu ve dünyeviydi, güney plantasyonlarının güçlü
sosyal ve ekonomik sistemlerini yansıtırdı. İlk İngiliz göçmenleri
dinsel özgürlük için değil ekonomik fırsatlar için güneydeki sömürgelere
yönelmişlerdi.
Her ne kadar
bir çok güneyli kölelerinden çok da fazla iyi yaşayamayan fakir
çiftçiler ve ticaretle uğraşan insanlar olsalar da, güneyli okumuş üst
tabaka, kölelikle sağlanabilen, soylu ve toprakları olan efendilerin
oluşturduğu klasik, Eski Dünya idealleri tarafından şekillendirilmişti.
Bu gelenekler zengin güneylileri bedenleriyle çalışmaktan kurtardı,
onlara boş vakit sağladı ve Amerika'nın ıssız ve boş topraklarının
ortasında soylu bir yaşantı kurma rüyasını gerçek kıldı. Püritenlerin
çok çalışmaya, eğitime ve ciddiyete verdikleri öneme çok az
rastlanıyordu bunun yerine daha çok at binme ve avlanma gibi zevkler
öne çıktı. Kilise, vicdanın ayrıntılı bir biçimde inceleneceği bir
forum olmak yerine, soylu sosyal yaşamın merkeziydi.
William Byrd
(1674-1744)
Güneyin kültürü
doğal olarak kibar beylerin idealleri etrafında gelişti.
Çiftlik
yönetmek konusunda klasik Yunan okumaktaki başarısını tekrarlayabilen
Rönesans adamı olarak feodal bir lordun gücüne sahipti.
William Byrd
İngiliz arkadaşı Orrery Kontu Charles Boylea 1726'da yazdığı tanınmış
mektubunda Westover adlı çiftliğindeki kibar yaşam tarzını anlatır:
Temiz havanın
avantajlarının yanı sıra, masraf yapmadan her türlü ihtiyacımızı
karşılayabiliyoruz (elbette çiftliği olan bizleri kastediyorum). Benim
büyük bir ailem var ve kapım herkese açık, yine de hiç ödenecek faturam
yok ve iki buçuk şilin hiç bozulmadan birkaç ay cebimde kalabiliyor.
Atalarımdan biri
gibi benim de kendi koyun ve sığırlarım, erkek ve kadın kölelerim, ve
hizmetkarlarım arasında her türlü alışveriş var, öyle ki İlahi Takdir
dışında hiçbir şeye dayanmadan yaşıyorum. . .
William Byrd
Güney sömürgelerinin soylularının ruh dünyasına örnek oluşturur. Kendisine kalan 1040 hektarı 7160 hektara genişleten Byrd, tacir, tüccar
ve çiftçiydi. 3600 kitaplık kütüphanesi güneyin en büyüğüydü. Canlı
bir zekayla doğmuştu ve babası onu İngiltere ve Hollandadaki iyi
okullara yollayarak daha da geliştirdi. Fransız Sarayı'nı ziyaret etti,
Royal Society üyesi oldu ve başta William Wycherley ve William Congreve
olmak üzere gününün önde gelen bazı İngiliz yazarlarıyla dost oldu. Londra günlükleri New England Püritenlerinin tam tersi olup, şık akşam
yemekleri, parlak partiler, kadınlarla doludur ve kendini ve ruhunu
aramaya çok yer verilmemiştir.
Günümüzde Byrd
canlı tarzıyla History of the Dividing Line (İkiye Ayıran
Çizginin Tarihi) adlı eseriyle tanınır. Bu, 1729da yaptığı, amacı komşu
sömürgeler Virginia ve Kuzey Carolina arasındaki onları ayıran çizgiyi
incelemek olan, birkaç hafta süren ve 960 kilometre içeri doğru giden,
bir gezinin günlüğüydü. Geniş ve bomboş arazi, Kızılderililer, yarı
vahşi beyazlar, vahşi hayvanlar, ve her çeşit zorluğun bu medeni ve
kibar adam üzerinde yarattığı izlenimler eşine az rastlanır derecede
Amerikalı ve çok güneyli bir kitap oluşturur. İlk Virginia
sömürgecilerinle dalga geçer; yüz kadar adam, çoğu iyi ailelerin yüz
karası, ve fıkralar anlatır: Jamestownda: gerçek İngilizler gibi, 50
sterlinden daha fazla etmeyen bir kilise ve 500 tutan bir meyhane inşa
ettiler. Byrdin yazıları güneylilerin maddi dünyaya duydukları akılcı
ilginin çok iyi bir örneğidir: Toprak, Kızılderililer, bitkiler,
hayvanlar ve göçmenler. . . .
Robert Beverley
(c. 1673-1722)
Bir başka
zengin çiftçi ve The History and Present State of Virginia
(Tarih ve Şimdiki Virginia Eyalet, 1705, 1722) adlı eserin yazarı olan
Robert Beverley, Virginia sömürgesinin tarihini insancıl ve canlı bir
biçimde anlatır. Byrd gibi, o da Kızılderililere hayrandı ve Virginia
ile ilgili garip Avrupa inanışlarına örneğin Oraya giden herkes
siyahlaşıyor -- dikkat çekti. Güneylilerin bugün de yaşattıkları bir
özellik olan büyük misafirperverliklerine işaret etti.
İnsana ait
kusurlara veya çılgınlıklara ironi, alay veya espri ile saldırılan
gülünç taşlamalara sömürgeleşmiş güneyde sık sık rastlanır. Bir grup
kızgın göçmen, Georgianın hayırsever kurucusu General James
Oglethorpeu A True and Historical Narrative of the Colony of Georgia
(Georgia Sömürgesinin Gerçek ve Tarihsel Hikayesi, 1741) başlıklı
hikayesinde hicvettiler. Onları öylesine fakir ve aşırı çalışmış hale
getirerek alçakgönüllü olmalarını sağladığı ve daha fazla hırslı olmanın
getireceği endişelerden sakındığı için
generale sözde teşekkür ettiler.
The Sotweed
Factor adlı kaba ve satirik şiir, Maryland sömürgesini hicveder. Ebenezer Cook adlı bir İngiliz olan yazar, tütün tüccarı olmayı denemiş
ama başarılı olamamıştı. Cook sömürgenin kaba yönlerini açıklamış ve
sömürgecileri onu kandırmakla suçlamıştı. Şiir abartılmış bir lanetle
biter:
"May wrath divine then lay those regions waste / Where no man's faithful
nor a woman chaste. "
Genelde
sömürgeleşmiş Güney, hafif dünyevi, bilgili ve gerçekçi edebiyat
geleneği ile ilişkilendirilebilir. İngilizlerin edebi yöntemlerini
taklit eden güneyliler Yeni Dünya'nın belirgin şartlarını esprili, doğru
gözlemleyerek yaratıcılıkta çok üst seviyeye ulaştılar.
Olaudah Equiano (Gustavus
Vassa) (c. 1745- c. 1797)
Olaudah Equiano
ve Jupiter Hammon gibi önemli siyah yazarlar sömürge döneminde ortaya
çıktılar. Nijerden (Batı Afrika) bir Ibo olan Equiano,
The
Interesting Narrative of the Life of Olaudah Equiano, or Gustavus Vassa,
the African (Afrikalı Olaudah Equiano, ya da Gustavus Vassanın
Yaşamının İlginç Hikayesi) (1789) adlı otobiyografisi ile Amerikada
otobiyografi yazan ilk siyahtı. Köle hikayeleri tarzının ilk
örneklerinden biri olan kitapta, Equiano ana vatanını ve yakalanarak
West Indiesde esir edilmesinin korkunç ve zalim hikayesini anlatır. Hıristiyanlığı seçen Equiano, Hıristiyanlar tarafından kendisine
uygulanan Hıristiyanlık-dışı zalim davranışları dokunaklı bir şekilde
anlatır bu duygu bir çok Afrikalı-Amerikalı tarafından gelecek
yüzyıllarda hep dile getirilecektir.
Jupiter Hammon
(c. 1720- c. 1800)
Long Island, New Yorkta bir köle olan siyah Amerikalı şair Jupiter
Hammon, dinsel şiirlerinin yanı sıra An Address to the Negroes of the
State of New York (New York Eyaleti Zencileri için Söylev, 1787)
adlı konuşmasıyla hatırlanır.
Bu söylevinde kölelerin çocuklarının
miras yoluyla köle olmaları yerine özgür bırakılmalarını savundu.
An
Evening Thought (Bir Akşam Düşüncesi) adlı şiiri siyah bir erkek
tarafından Amerikada yayımlanan ilk şiirdi.